25 Aralık 2011 Pazar

KISA FİLM

Yaklaşık iki yıldır Uğur Mumcu Araştırmacı Gazatecilik Vakfı seminerlerine katılıyorum. Yazma, Uygulamalı Öykü ve Roman İnceleme seminerlerinden sonra Kısa Film Atölyesi'ne de katıldım. Ankara'da yaşayan ve yazmaya, okumaya, düşünmeye ve bu konuda bir şeyler yaratmaya hevesli herkese Um:Ag seminerlerini tavsiye ediyorum.


http://www.umag.org.tr/tr/haber/goster/77/ocak-seminerleri-basliyor---


Kısa Film Atölyesi'nde hocamız Erdem İliç ve katılımcı arkadaşlarla, senaryosundan kurgusuna kadar dâhil olduğumuz "Formasyon" isimli bir kısa film çektik. Yaparken çok da eğlendik. Linke tıklayarak izleyebilirsiniz. İyi seyirler :)


Emre SELES

http://vimeo.com/34141874



11 Aralık 2011 Pazar

DENEME


12.12.2011, Ankara

Her Şeyin Hikâyesi

Her şeyin bir hikâyesi var. Herhangi bir nesne, algılanmak için öncelikle anlatılmak ve ifade edilmek zorunda; aksi durumda beynimizde bir yansıması oluşmayacak. Her şeye bir isim veriyoruz. O isimleri bir araya getirip cümleleri, yani düşünceleri ortaya çıkarıyoruz. İnsanı diğer Dünya canlılarından aklen gelişkin kılan şey, ayrı anlam adacıklarını birleştirerek düşünce kıtaları oluşturabilmesidir. Anılarımız bile en azından kendi kendimize anlattığımız hikâyelerden oluşuyor. Yaşamımız ona göre anlam kazanıyor. Sabah uyandığımızda kafamızın içinde dünyayı her ânıyla, her deneyimiyle kendi kendimize sürekli anlatıyoruz.

Eğer bir başkasının cümlelerini o konuşurken hemen arkasından tekrar edersek, bir süre sonra kekelemeye ve tekrar edememeye başlarız. Çünkü cümleler bizim olmaktan çıkar. Dağılarak tekrar sözcük adacıklarına dönüşürler. Anlamları kaybolur. Düşünemeyiz. Karşımızdaki kişinin konuşmasını da, duyduktan sonra, kendi kendimize anlatarak algılarız. Anlattıklarımız ise bizi dinleyenlerin algıladığı kadardır. Tek bir sözcüğü bile uzun süre tekrar ettiğimizde anlamını yitirir. Çünkü o sözcüğün karşılığı olan seslerin hikâyesi kaybolur.

Yaşamı ve kendi varlığımızı anlamlandırmak, iletişim kurabilmek için işaretlere ihtiyaç duyuyoruz. Sözcükler, notalar, hareketler, çizgiler, sayılar vs. bunun için var. Şair ve yazarlar, ifade etmek istedikleri kavramlar için kullandıkları dili yeterli görmemiş; sürekli yeni sözcükler türetmiş. Bilim, keşfettiği her yeni oluş ve varlık için yeni bir sözcük yaratmış. Matematik denen dil de bu yüzden icat edilmiş. İnsanlığın düşünsel gelişimi, dilin gelişimiyle paralel ilerlemekte.

Dil, hem anlatımın özgürlük meşalesi, hem de insanı kendi sınırları içine hapseden bir gardiyan. Dilin olmadığı yerde benlik yok olur. Çevreyle anlamsız ve sınırsız bir bağ oluşur. Anlamın çöküşü, evrenle aramızda zevki ve dehşeti birlikte barındıran bir ilişki yaratır. Bebeklerin anlık ağlama ve gülme geçişleri de bu yüzdendir. Kendi uzuvları bile anlamsız ve yabancıdır. Duyumsayan ve tepki veren organik bir varlıktır sadece. Nesnelerin bir ismi olduğunu zamanla öğreniriz. Altı yaşına kadar dil gelişimi tamamlanmadığı için iki farklı kavramı bir arada düşünemeyiz. Kırmızıyı, masayı, oyuncağı, üstte ya da altta olmayı ayrı ayrı bilebilsek de, “masanın üzerindeki kırmızı oyuncak” cümlesini kuramadığımız için bunun fikrine de sahip olamayız. Bu nedenle insanoğlu, anda olmakla ânın hikâyesini anlatmak durumu arasında sıkışıp kalmış bir canlı. Anda kaldığımız durumlar olsa da, değişim kaçınılmaz olarak gerçekleşir ve bir dil kurulur.

Bilim insanları, filozoflar ve sanatçılar anlam ve düşünce evrenini sürekli geliştirerek hapishanemizin sınırlarını genleştirmekteler. İç sesimizin anlattığı hikâyeleri, gece uyurken gördüğümüz rüyaları ve gündüz düşlerini öyküye, besteye, şiire, resme, romana, heykele, dansa, kurama, kavrama ve bilgiye çeviriyorlar. Başka tür dil zenginliklerine, yeni ifadelere açık olunursa ancak yeni düşünceler üretilebiliyor. Tersine, sabit düşünce de dilin sabitleşmesinden kaynaklanıyor. Hep aynı cümleleri kuranların, yeni düşünceler ya da önerilerle ortaya çıkamaması hep bundan. Kısırlaşmış bir dil, yaşamı da cendereye sokuyor; yaşam enerjisini sıkıştırıyor.

İnsan topluluklarını denetlemek için öncelikle dilin hadım edilmesi alışılmış bir yöntem. Konuştuğu dili yoksullaşmış, dolayısıyla yaşamla kurduğu bağı zayıflamış olan insanları gütmek kolaylaşıyor. Dilin motoru olan şair ve yazarların yönetici güçlerce toplumdan uzak tutulmaya çalışılması, zor kullanılarak soyutlanması bu nedenle şaşırtıcı değil.

İnsan olarak evrendeki kapsamımız sınırlı olsa da kendi içimizdeki ifade olasılıklarını tümüyle tüketmemize olanak yok. Alfabedeki harf sayımıza bakarak kendimizi sınırlandırsaydık, büyük ve ölümsüz bulduğumuz edebiyat yapıtlarını ortaya çıkaramazdık herhalde. Sadece yedi nota var diye, karalar bağlayıp, muhtemelen senfoniler besteleyemezdik. Maddenin yapı taşına sadece “atom” deyip geçseydik, atomun yapıtaşları “proton ve nötron” sözcüklerine gerek olmayacaktı. Atomu oluşturanlara sadece proton ve nötron deyip bıraksaydık, “kuark” sözcüğü türetilmeyecekti.

İnsan baktıkça ve düşündükçe, evreni algılarken kurduğu cümleler sürekli yeni olasılıklara gebe kalıyor. O cümleler bozulup tekrar yazılıyor. Dil olmadan, düşünmek eylemi gerçekleşemiyor. Evrendeki her şey gibi, dil de sürekli değişiyor. Fiziksel birçok yetersizliğimize karşın bizi yaşama tutunduran gücümüz, sözcükler arasındaki bağı kurabilmemizde ve onu geliştirebilmemizde gizli.

“Masanın üzerindeki kırmızı oyuncak” örneğindeki gibi bir bağı kurduğumuzdan beri bu yapbozu büyütüyor ve karmaşıklaştırıyoruz. Elimizdeki sözcükler, dolayısıyla da veriler arttıkça aradaki bağlarla ilgili daha çok düşüncemiz oluyor. Sözcüklerimiz arttıkça da anlatım özgürlüğümüz çoğalıyor. Yaşamla olan bağlarımız zenginleşiyor.

Birbirimizle ve kendi ihtiyaçlarımızla temas etmek ve evreni anlamlandırmak için sözcükler, beden dili, müzik vb. gibi bin bir anlatım yolu bulmak var. Her seferinde şeylerin farklı hikâyelerini anlatmak var. Bu durumda, kalıplaşmış cümleleri sindirmeden yutmak ve onları geri kusmak ne kadar insanî bilemiyorum. Doğamıza, değişime ters diye düşünüyorum. “Düşünmek” sözcüğünün anlamını, düşünmenin nasıl bir şey olduğunu ve başka insanların nasıl düşündüklerini merak ediyorum; bundan coşku duyuyorum.


Emre SELES


NOT: Bu yazıyı yazarken ilham aldığım radyo yayınının linkini de aşağıda bulabilirsiniz. 
http://www.radiolab.org/2010/aug/09/

23 Ağustos 2011 Salı

HABER

Hece Öykü Edebiyat Dergisi'nin Ağustos-Eylül 2001 sayısında "Özel Bir Gün" adlı öyküm yayımlandı.


Emre SELES

HABER

Alt-Zine Edebiyat Dergisi'nde "Hasret'in Kayığı" adlı öyküm yayımlandı.


Emre Seles

28 Haziran 2011 Salı

ÖYKÜ

17.04.2011, Ankara

“Parmağıyla döndürür saati Eflâkî Dede

Döndürür hem yandırır mîkâtı Eflâkî Dede”

Ahmet Eflâkî Dede

Tik-Tak-Tik

Derviş Hayri İrdalî, hücresinde erken uyanmış, sabah namazı öncesi, gaz lambasının ışığında, saati tamamlamaya girişmişti. İşin sonuna geldiğini hissettiği için de bir türlü uyku tutmuyordu. İki yıldır uğraştığı mekanizmada hep bir sorun çıkmıştı. Sarkacın bağlı olduğu denge çarkını istediği şekilde rakkas çarkına bağlayamamıştı. Bir türlü rakkas kolunun uzunluğundan emin olamıyordu. Tüm bu nedenlerden ötürü, saat hep iki üç dakika geri kalıyordu.

Mevlevihane’de yapılan tüm saatler, bilgeliğin ve sabrın şaheserleriydi. Ahmet Eflâkî Dede’nin yaptığı son saat, Abdülmecid Han Hazretleri Hakk’ın rahmetine kavuşmadan önce saraya armağan gönderilmişti. Derviş Hayri de örnek aldığı dedesi gibi bir saat ortaya çıkarmak arzusundaydı. Mevlevihane’de yapılan saatler usta-çırak ilişkisinde üretilmediği için, tüm sorumluluk Hayri’nin omuzlarındaydı. Matematik ve cebir eğitimini Aşçı Dede’den aldığı halde, yeterli bilgeliğe kendi başına ulaşması gerekiyordu. Bu saati tek başına tamamlayacaktı. Saatin tüm parçalarını tek tek kendisi yapmıştı. Hatta ahşap haznesindeki tüm süslemeleri bile Derviş Hayri oymuştu. Çünkü Yenikapı Mevlevihanesi’nde saatçilik gibi bir gelenek yoktu, öğrendiği bir yer yoktu, öncesi, arkası yoktu. Tıpkı Ahmet Eflâkî Dede’nin tüm ömrü boyunca yaptığı dokuz saat gibi, bu saat de kendisiyle başlayıp kendisiyle bitecekti.

Sabah namazını kıldıktan sonra hücresine dönen Derviş Hayri, tezgâhın üzerinde duran saatine uzun uzun baktı. Bu mekanik zebani, ona daha çok çile çektirecek gibi görünüyordu. Rakkas kolunun uzunluğunu bir kez daha değiştirmekle, tüm saati en baştan tekrar yapmak arasında gidip geliyordu. Zihninde tüm parçaları teker teker tekrar kontrol etti. Birbirine bağlı beş çarkın çaplarını hesap etti. Her çarkın dişli sayılarını ve diş derinliklerini gözden geçirdi. Yanlışlığın nerede olduğunu bulamıyordu. Çıldıracağını hissediyordu. Sorunu çözebilecek görüşü ve sabrı vermesi için Allah’a dua etti.

Saatin zembereğini kurdu ve çıkan tik tak seslerini dinlemeye başladı. Sarkaç sallandıkça, rakkas çarkı da her dişliden geçerken belli bir ses çıkarıyordu. Ritmi yüreğinde ve beyninde hissetmeye çalıştı. Kafasının içinde çınlayarak “başarmalısın,” diyen ses, saatin sesini bastırıyordu. Ne yaparsa yapsın odaklanamıyordu. “Bu işe hiç girişmemeliydim,” dedi içinden.

Yeni bir taktik geliştirmeliydi; Hayri, her şeye baştan başlamaya karar verdi. Koşarak odunluğa gitti; oradan bir keser kaptı. Hücresine döndü. Keserin keskin tarafını saatin üzerine hızla indirdi. Arap rakamlı porselen kadran bir yana, sarkaç bir yana fırladı. Çarklar dağılmış, süslemeli ahşap hazne kırılmıştı. Sarkacın yerinden çıkması nedeniyle zemberek boşalmıştı. Saatin tik takları, kriz geçiren bir adamın kalbi gibi, birden çok hızlandı; sonra gittikçe ağırlaştı. Saati tamamıyla parçalamak amacıyla, ikinci darbeyi indirmek üzere havaya kaldırırken, keserin gittikçe ağırlaştığını hissetti. Keseri tam başının üzerine kaldırdığı anda ise tik taklar birden sustu.

Saatin sesinin kesilmesiyle, Derviş Hayri’nin çevresindeki hayat da donuverdi. Başının üzerindeki keser tepesinde asılı kaldı. Hücresinde uçmakta olan bir güve kelebeği, kanat çırpmadan, havada öylece duruyordu. Hayri çok korkmuştu; hücresinden dışarı, avluya fırladı. Kuşluktaki güvercinler yeme üşüşürken taş kesilmişlerdi. Onu Mevlevihane’ye kabul eden, onu çilehaneye sokan ve dedelik yolunda pişiren Aşçı Dede’ye bu olanları ve gördüklerini hemen sormak istiyordu. Semahaneden içeri dalıp oradakilere bağırarak yardım istedi. Ne var ki, içeridekiler Hayri’yi ne görüyor ne de duyuyordu; cansız ve kıpırtısız oturuyorlardı. Hiçbir ses yoktu. Tek duyduğu, kafasının içinde “başarmalısın,” diye yinelenen kendi sesiydi.

Nefes nefeseydi. Evi bildiği Mevlevihane, bu yaşamsızlıkta gözüne yabancı görünüyordu. Başı dönüyordu. “Sakin olmalıyım,” dedi kendi kendine. İçinde bulunduğu durumun bir işaret olduğuna inandı. Duvarlara tutunarak hücresine geri döndü. Sedire oturup kendine gelmeye çalıştı.

Derviş Hayri İrdalî, soluğunu bir süre sonra denetleyip odada gözlerini dolaştırmaya başladı. Yere düşen kadrana baktı. Uzanıp yerden kaldrdı. O sırada aklına, Eflâkî Dede’nin kendi kendine mırıldandığı beyit geldi. Parmağını yelkovanın üzerine getirip saat yönünün tersine çevirmeye başladı. O an, kırılan saatin etrafa dağılmış parçaları hareket etmeye başladı. Parçalar yavaş yavaş birleşti. Saat eski halini aldı. Keser, saati parçalamadan hemen önceki konumuna geldi. Havada duran keserin sapını tutar tutmaz, saat yeniden çalışmaya başladı. Odada uçan kelebek, keserin keskin ucuna kondu.

Hayri’nin kafasının içindeki ses susmuş, yerini saatin tik takları almıştı.

Emre SELES

1 Mayıs 2011 Pazar

ÖYKÜ

08.03.2011

Yelkovanla Akrep

Yerde, gözlerim açık, kıpırtısız yatıyordum. Bir tek sağ elim oynuyor; sudan yeni çıkmış balık gibi seğiriyordu. Barut izinden kararmış dudaklarım, avlunun taş zeminini öpüyordu. Açık ağzımdan ve kafatasımın arkasından akan kan, Füruzan ablamın kanına karışıyordu. Beynimin saçılan parçaları, yere devrilen çamaşır sepetinin üzerine sıçramış, arzu edildiği şekilde, ortalık tertemiz olmuştu. Canım çıkmış olmasa, çıkana kadar ağlardım. Keşke saatlerin çarklarını tersine döndürebilseydim. Keşke on yedi yıl önce, bu dünyaya hiç gelmemiş olsaydım. Keşke babama son kararımdan bahsetseydim. Çünkü bu kırmızı tabloyu, adım batsın, ben yapmıştım.

Buna mecburdum. Ateş etrafımı sarmıştı. Saatime baktım. Güneş tepeye yükselmiş, ezanın okunmasına çok az zaman kalmıştı. Gömleğimi sıyırıp, belime sıkıştırılmış tabancayı acemice çektim. Korkak ellerimle namlusunu ona doğrulttum. Silahtan yansıyan güneş ışığı gözümü aldı. Ter içindeydim. Bir kukla gibi sallanarak “Salâvat getir,” dediğimde, şaşırmadı; bir süredir bu anı bekliyormuşçasına gözlerini yumdu. Parmağıma bağlı görünmez bir ip bana tetiği çektirdi. Silahtan yükselen barut kokusu, sakız gibi bembeyaz çamaşırlardan yayılan lavanta kokusunu bastırmıştı. Karnındaki kurşun yarasından yayılan kırmızılık, gonca gül gibi açıyordu. Nemli çarşafların durduğu leğen ellerinden kaydı. İkinci ve üçüncü kurşunlar göğsüne saplandığında, Füruzan ablamın göz kapakları acıyla aralandı. Bana son kez, şefkatle, ama daha çok acıyarak baktı. Bir elini, sanki tutmamı ister gibi bana uzattı; çamaşır leğeninin oracığa yığılıverdi. Emin olmak için bir kez daha sıktım tabancayı böğrüne. Alev çemberinin tam göbeğindeydim. Onun ölümüne üzülmeye fırsat bırakmayacak bir çabuklukla namluyu ağzıma soktum; tetiği çektim.

Beklenenler, çabucak olup bitmişti. Az sonra ona ihanet edeceğimden habersiz, “Yusuf, biliyor musun, bugün deterjan almaya gittim annemle,” demişti. O olaydan beri sokağa çıkmadığını bildiğimden, şaşırmış gibi yaptım. Sanki bilmiyormuş gibi ve sesim titreyerek “Annemler, diğer kızlar nerede,” diye sordum. Dudaklarım kurumuştu. Alnımdan akan ter gözlerimi yakıyordu. Bendeki tuhaflığı fark edince, Firuzan ablamın neşeli gülümsemesi birden yok oldu; bakışları donuklaştı. Sakince, “Ayşegül bugün öğlenci ya, okulda o. Anam da Yeter’i yanına aldı; pazara gittiler,” diye cevapladı. Tuzağa düşürülmüştü. Oysaki yaşadıklarını paylaştığı tek kişi bendim o evde. Başına geleni içimde tutabilseydim, belki de bunların hiçbiri olmayacaktı. Annemle kulaktan kulağa oynamamın bedelini, çok ağır ödeyecektik.

Ablam dışında evde kimsenin olmayacağını biliyordum. Onu bulmak istemiyordum. Her şeyi çoktan anlamış olsun; ben gelmeden kaçıp gitmiş olsun, diye içimden dualar ediyordum. Her yanım zangır zangır titriyordu. Ben taş avluya girdiğimde Firuzan ablam da üst kattan elindeki leğenle aşağı iniyordu. Beni görünce gözlerinin içi parlamıştı. Gülümseyerek “Gel ablam; bana, şunları asmamda yardım et,” dedi. Dışarıdaki akbabaların varlığını hissetseydi, beni böyle karşılamazdı herhalde. Aşiretin korucuları, evin dışında, bana verilen görevi yerine getirmemi, işimi bitirince de beni jandarmaya teslim etmek üzere hazır bekliyorlardı. Daha çok beklerlerdi. Ablam gibi, ben de evden bir daha adımımı dışarı atmamaya karar vermiştim. Son kurşunun tadına kendim bakacaktım.

Babam bu kararımdan haberdar olsaydı, belime o silahı yerleştirmekten vazgeçer miydi; bilmiyorum. Bana “Git ve namusumuzu temizle,” demezdi belki de. Tek erkek evladını kaybetmeyi istemezdi. “Biliyorsun bu işi yapanlar, karşı aşiretin adamlarıdır. Ağamızın köyünden bir kızı kirletmekle ona hakaret etmişlerdir. Ablan bile olsa, böyle bir kiri taşımamız söz konusu olamaz. Bizim hanenin gelecekteki reisi olarak, bunu temizlemek sana düşer aslanım,” demişti. Her yanım itiraz olsa kaç yazardı. Anam dilini yutmuştu. Babamın kararı kesindi. Ağam her şeyi benim adıma düşünmüştü: Ruhsatsız tabanca, hapishanede rahat bir ranza, özgürlüğüme kavuşunca ekebileceğim bir miktar toprak bahşetmişti. Babam gömleğimi sıyırıp, Azrail’in o ağır ve soğuk hediyesini belime sokuşturdu. “Öğle namazından önce, tam yelkovanla akrep üst üste bindiğinde, bu işi bitireceksin,” dedi.

Akreple yelkovanın bir sonraki bir araya gelişinde olacaklardan habersiz, abla kardeş aynı odada, bitişik döşeklerde yatıyor, fısıldayarak dertleşiyorduk. Füruzan ablam bana “Yusuf, büyüyünce ne olacaksın?” diye sordu. “Okuyup ziraat mühendisi olacağım. Çok zengin olup, bizim köyde toprak satın alacağım. Beraberce o toprağı ekip biçeceğiz. Ailemize ben bakacağım. Seni bir daha kimselerin üzmesine izin vermeyeceğim,” dedim. Yattığımız yerde konuşmadan bir süre sessiz kaldık. Ben hayallere dalmıştım. Uyku beni teslim almadan önce, Firuzan ablama kendisi için ne hayal ettiğini sormayı unuttum.


Emre SELES

14 Ocak 2011 Cuma

DENEME

24.10.2008, Ankara

MÜJGÂN’A

Bitkisel hayat terimini kim bulduysa, bu durumu yakından yaşayıp bulmuş gibi geliyor bana. Bir insan nasıl bir bitki olur? Babannem oldu. Gittikçe ağırlaşan alzheimer hastalığı ile beraber hızlı bir çöküş yaşadı. Evladının ölümü bunu hızlandırmış olabilir.


Can verdiğim toprak oldu

Ben de bir gül olayım o toprakta

Ey azrail yap hasadını

Çevir beni bir güle

Canımın acısı güle güle


Babannemi son ziyaretimde alzheimer son safhasında babannem hayata gözlerini yummuştu. Bitkilerin de gözleri yoktur. Görmezler. Ama ışığa tepki verirler. Yapraklarını güneşe çevirirler. “Babannecim ben geldim Emre! Bak torunun geldi, yanındayım” diye kulağına seslendiğimde ellerini tutuyordum; okşadım ellerini, saçlarını. Tuttu o da okşadı ellerimi gözlerini açmasa da güneşe yönelen bir bitki gibi sesime yöneldi. Bırakmadı ellerimi. Belki de sesimde oğlunu duydu. Bitkilere can veren güneş ışığı gibi oğlunun görüntüsü belirdi sesimde belki de. Tuttu ellerimi. Rüzgârda dalgalanan yapraklar gibi tutuşan ellerimiz bir ileri bir geri okşadılar birbirini; dalgalandılar.

Bu gece şiirli bir gece benim için. Güzel gül soldu. Azrail yaptı hasadını. Dindi acı. Ana-oğul kucaklaştılar. Hasretleri gözyaşlarımda. Biz kalanlar metanet içinde gözyaşlarımızla suluyoruz toprağı.

Son zamanlarında hasta yatağında babannemin durumuna, hastalığına, acı çekişine üzüldük. Ama acılar son bulduğunda zaman makinasının çarkları döner ve kalanlar geçmişe hızlı bir yolculuğa çıkarlar. Anılar akar hızlı hızlı. Esas acıklı olan işin başlangıcıdır. Başa dönüldükçe, hayat daha çok hissettirir kendini; mucizevi oluşunu; kıymetini. Babannem gittikçe gençleşir, güzelleşir, sağlığına kavuşur, her zamanki zarif elbiselerini giyer, bizlere gülümser, şefkatini sevgisini esirgemez, zeki esprilerine başlar, bizleri İstanbul Levent’teki evinde biricik hayat arkadaşı Recep’le pencerede karşılar, yemekler yapar, İstanbul’un gizli sırlarını paylaşır bizimle, daha geriye Kıbrıs’a, Antep’e, Erzurum’a gider, oğlu Cahit’i kucaklar, son sızısı Olcay’a nasihatler verir, güzel kızı ilk göz ağrısı Tülay’ı emzirir, kaderleri benzer kızı gibi, anası gibi gencecik yaşta evlenir, İzmir’in sokaklarında oynar, koşar, Zehra’nın memesinden emer hayatı.

Hoşgeldin dünyalar güzeli, dünyaya. İzmir’in güzel zarif gülü. Anam, babamın anası, Müjgân; hoşgeldin dünyaya.

Emre SELES