06.10.2009, Ankara
DUVAR
Sabit Bey, nakliyecilere kitapların bulunduğu kolileri boş kitaplığın önüne yığmalarını söyledi. Nakliye kamyonunda başka eşyası kalmamıştı. Alınlarından boncuk boncuk ter damlayan adamlara bir miktar bahşiş verip uğurladı. Kapıyı ardlarından kapattıktan sonra salonda tozla karışık hafif ter kokusunu duydu. Odayı havalandırmak için pencereye gitti. Perdeler henüz takılmadığı için ev hem çok aydınlıktı hem de ağustos ayı olduğı için bir sera gibi fazlasıyla ısınmıştı.
Pencereden dışarı baktı. Sokak tenha görünüyordu. Ağaçların dalları ve yaprakları sokağı neredeyse tente gibi örtmüştü. Ev üçüncü katta olduğu için pencereden dışarı hafif eğilip de sağa bakıldığı zaman uzaktan deniz görülebiliyordu. Sabit Bey balkona çıkıp daha rahat görebilirdi denizi ama üşendi gitmeye. Kendisi de terlemişti ve oldukça da yorulmuştu bu taşınma işinden. Tek başına bu işi çabucak hallettiği için memnundu. Kimseye yük olmadan, taşınıvermişti işte. Açık pencerenin önünde salona baktı. Sağa sola yığılı eşyaları kendine benzetti: dağınık ve toparlanması güç. Akşam güneşi eşyalara vuruyor, gölgelerini uzatıyordu. Uzayan gölgeler, Sabit Bey’in yeni evinin salonunun adeta bir labirent gibi görünmesine neden oluyordu. Acaba kutuları, eşyaları öylece bıraksa mıydı? Sonra bu düşüncesinden vazgeçti. Taşındığı gün yerleşecek değildi ya. Yorgunluğuna verdi. Nedense acıkmamıştı da. Yatak odasına gitti. İki kişilik yatak, bazasının üzerine konmamıştı. Gelişigüzel yere atılmış olan yatağın ucunda dizleri üzerine çöktü; yatağın tam ortasına doğru kendini yüzükoyun bıraktı. Duş mu alsaydı? Düşünürken gözlerini kapadı; içi geçti.
Uyandığında sabah 11:00 olmuştu. Bu kadar saat uyuduğuna inanamadı. Oysaki her sabah 7 gibi uyanırdı. Emekli olmadan önce de işi gereği erken kalkardı. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı Barajlar ve Hes Dairesi Başkanlığı yapmıştı. Önemli bir görev. Çok çalışkan bir mühendisti. Genel müdürlükten, hatta bakanlıktan verilen üstün hizmet ödülleri salondaki kolilerden birinin içindeydi. Sabit Bey, bir yandan kafasında kolileri açma ve yerleşme planı yaparken bir yandan da yer yatağında doğruldu. Nasıl perişan uyuduysa ağzı açık kalmış, akan salyası yatağı nemlendirmiş, o da doğrulurken eline bulaşmıştı. “İyice bebek gibi olduk. Salyama bile hakim olamıyorum; şu hale bak” diye geçirdi içinden.
Kalkıp pencereyi açtı. Sokak hala dünkü sakinliğindeydi. Tam aradığı sessizlikti. Tam ciğerlerini oksijenle doldururken “GÜMM!” diye bir sesle irkildi ve nefesini tuttu bir kaç saniye. Ne oluyor diye anlamaya çalıştı. Paldır küldür koşuşturan bir takım çocuk sesleri duydu. Çocukların gülüşme sesleri yan komşuyla paylaşılan duvardan geçip geliyordu. Tahminen komşunun çocuğu yüksek bir yerden yere atlamıştı ya da ağırca bir şey düşürmüştü yere. Duvarın iyi yalıtılmadığını düşündü Sabit Bey. “Ne yaramaz çocukları varmış komşunun.” diye geçirdi içinden.
Neşeyle koşuşturan çocukların sesleri duvardan geçip bu yorgun adamın yalnız ve sessiz kalmak isteyen ruhuna iğne gibi batıyordu. İçeri, mutfağa kendine bir kahve suyu koymaya gitti. Çocukların sesleri uzaktan da olsa hala duyulmaktaydı. Sabah sabah evde böyle gürültü yaptıklarına göre henüz okul çağına gelmemiş çocuklar olmalıydılar. İlkten rahatsız olsa da, kavga etmeyip gülüşen, oyun oynayan çocuk sesleri bir huzur verdi Sabit Bey’e. Kendi çocukluğunu hatırlattı. O zamanlar İstanbul’da Kuzguncuk’ta, vaktiyle çıkan yangında kül olan ahşap bir evde otururlardı. Sabah gözünü açıp gece gözünü yumana kadar hayat oyundu. Mahallede oynadığı oyunları, arkadaşlarını, babası işten gelmeden annesinin onu nasıl sokaktan zorla ve telaşla topladığını, yaramazlıklarını hatırladı. “Sabit Bey” değil, sadece annesinin yumurcak “Sabit”iydi o zamanlar. Hareketli bir çocuk olacağı daha annesinin karnında belli olan bu çocuğa Sabit ismini boşuna koymamışlardı.
Uyandığındaki aksi halinin aksine, şimdi Moda’daki bu evde, ince ve ses geçiren duvarın ardındaki çocukların neşesi yüreğine dokunmuş ve tepkisini yumuşatmıştı. Hayatta oyun da kalmamıştı, oyun arkadaşı da. “Varsın gülüşsünler, koşuştursun veletler. Biz de zamanında az koşturmadık” diye düşündü ve tebessümle kahvesini yudumladı. Kendi çocukları aklına geldi. Koca adam olmuşlardı. “Ne ara büyüdüler; ne ara yaşlandım ben?” diye düşündü. Ne zamandır görmüyordu onları? 3 ay? 4 mü yoksa? Merak etmemeleri için üzerinde gönderici adresi olmaksızın yolladığı mektupta, taşınacağını ve bir süre her şeyden ve herkesten uzak kalmak istediğini yazmıştı çocuklarına. Onları görmek acı veriyordu Sabit Bey’e. Hatta çocuklarını telefonla bile aramıyordu. Kimse ona ulaşamasın diye, çocuklarının vaktiyle zorla aldırdıkları cep telefonu hattını da taşınmadan önce kapattırmıştı.
Ankara’daki uzak kalmak istediği hayatından kaçmıştı ve çocukluğunun geçtiği şehirde, bu eve sığınmıştı. Şimdi Arnavutluk Büyükelçisi olan mahalleden çocukluk arkadaşınındı ev. Eskiden oturdukları ahşap evlerin cumbaları birbirine bakardı. Cumbadan cumbaya kibrit kutularının arasına gerili ip ile yaptıkları telsizle konuşurlardı birbirleriyle. Çok iyi arkadaşlardı. Evini kiraladığını kimselere haber vermemesi için yeminler ettirmişti ona. Arkadaşı da, ne kadar istiyorsa evinde kalabileceğini, hatta kiraya bile gerek olmadığını söylese de Sabit Bey kira konusunda da ısrar edip kabul ettirmişti.
Çocukluk hayallerine dalmak, doğduğu şehirde olmak Sabit Bey’e iyi gelmişti. Sıcak ve nemli hava bunaltsa da çocukların sesleri, içinde bir yeniden doğma isteği uyandırdı. Yeniden nasıl başlamalıydı hayata? Önce şu kolileri açmakla, eşyaları yerleştirmekle başlayabilirdi. Kolları sıvadı.
Tüm gün, komşu çocukların oyun oynarkenki neşeli seslerini dinleyerek, evi toparladı. Tek başına, elinden geldiğince, kendini de perişan etmeden ağır ağır yerleşti. Bir kısım eşya ve koli hala bir köşede yığılıydı ama akşam olmuştu. Hava sıcaktı ve yorulmuştu Sabit Bey. Akşam üzeri, yemek yaparak iyice yorulacağını düşündü ve dışarı attı kendini. Gün boyu çalıştığı için kendini ödüllendirmek için Bahariye’de bir lokantaya gitti. Kolesterolü biraz yüksek olduğu için kebaplarla arası mesafeli olmasına rağmen bu gittiği lokanta Anadolu Mutfağı’nın unutulmaya yüz tutmuş tatlarını sunmaktaydı ve Sabit Bey’e beklediği ödülü fazlasıyla verdi: kesme çorbası, üstüne Nizip yoğutlusu ve kuru sebze dolması yedi. Bir de teleme-incir dondurması denedi tatlı olarak. Hepsi birbirinden lezizdi yemeklerin. Yemek sonrası ikram edilen çayı geri çevirdi çünkü aklında Moda’daki çay bahçelerinden birinde çay içmek vardı denize karşı. Öyle de yaptı. İçmeyeceğine dair çocuklarına söz vermişti ama çayın yanında bir de sigara yaktı. Dumanını denize doğru üfledi. Duman çok yoğundu, dert yüklüydü. Rüzgârla denizin üzerinde sürüklendi. Sabit Bey’in çocukluğunun geçtiği mahalleye gelene kadar da dağılmadı.
Eve döndüğünde hava kararmıştı. Ev artık daha yerleşmiş görünüyordu. İçeri girdiği zaman içi kararmadı bu nedenle. Yatmadan önce mutlaka bir şeyler okurdu Sabit Bey. Koltuğa oturdu, okuma lambasını yaktı, tam kitap ayracını sayfanın arasından sıyıracaktı ki bir inilti duydu. Kaşları çatıldı. Şimdi daha net; bir kadın sesiydi duyduğu. Kesik kesik inliyordu kadın. Kitabını sehpaya bıraktı. Sesin kaynağını anlamaya çalışırken duvarını paylaştığı komşudan geldiğini anladı. Şimdi bu iniltiye bir erkek sesi de katılmıştı. Arada gıcırdayan ve çatırdayan yatağın sesi de eşlik ediyordu. Rahatsız edici bir oda müziği diye düşündü Sabit Bey. Kadın, adam ve yataktan oluşan üçlü, zayıf yalıtımlı duvardan yayın yapmaktaydı ve tahminen içlerinden birinin dirsek ya da topuğunun duvara vurmasıyla mini konserlerine son vermişlerdi. Seks yapan bir çifte bu kadar yakından şahit olmak, en azından seslerini duyarak, tedirgin etmişti Sabit Bey’i. Özellikle de gününü çocuklarının masum gülüşmelerini dinleyerek geçirdikten sonra ebeveynlerinin masum gelmeyen bu seslerini duymak çok yabancı gelmişti ona; fakat ayıplamamıştı da onları.
Herşeyden uzak kalmak istediği bu evde, komşularının cinselliğini düşünüyordu şimdi. Acaba yatakta neler yapmışlardı? Bunu düşündüğü için kendinden utandı birden. Bunları düşünmek istemiyordu. Rahatsız olmuştu. Kitabına dönmek istedi. Nerede kalmıştı en son? Kitabı eline aldı. Deri ciltli bir kitaptı. Elinde deri cildi hissetti. Bu his huzursuzlandırdı onu. Açamadı en son kaldığı sayfayı...Karısının cildi...Bir tanesinin yumuşacık huzurlu kokusu...Kitabı sehpanın üzerine geri bıraktı. Ellerini yüzüne kapadı. Ellerinde yüzünü, yüzünde ellerini hissetti. Tene dokunmak...Yüzüne kapalı ellerinin içinde karısının yüzünü gördü. Avuçları ıslandı. Tutmaya çalıştı ağlamasını; olmadı. Karısının güzel yüzü silinmesin diye açmadı gözlerini. Sırılsıklam olan ellerini, bu hayal gözyaşlarıyla akar gider diye korkarak, ayırmadı yüzünden. Öptü karısının dudaklarından, boynundan, göğüslerinden. Sarıldı sımsıkı ona “hayatım” diye. Onu böylesine arzulamayalı ne çok olmuştu. O hastayken, kanser yüzünden rahmini ameliyat ettiklerinde ve sonrasında karıcığının kırılgan bedeni karşısında kendi arzularını köreltmesi şimdi bu hayal karşısında işe yaramıyordu.
Hastalıkla birlikte gittikçe çöken aşkının bedenini ölüm alıp götürmüştü. Fakat Sabit Bey’in hücrelerine kazılıydı sevgili hayat arkadaşı. Her köşesine sinmiş mutlu beraberliklerini hatırlatan Ankara’dan, ölümü hatırlatan 30 yıllık evinden, ona sürekli karısını hatırlatan güzel evlatlarından kaçmış ve özlemini doya doya yaşayacağı o ana kadar da sabretmişti. Hastalığın ilk teşhisinden beri çevresince bir direnç abidesi olarak algılanmıştı. Sırf anaları için çırpınan evlatlarının kemikleri bu ağır yükün altında kırılmasın diye, Atlas gibi, evini tek başına sırtına almıştı. Altı ay boyunca umudun davullarını çalıp durmuştu. Hayatın müziği susunca o da her şeye sağır, sessizliğe gömülmüştü. İlk yılın ardından körelen her şeyini bavuluna doldurup dayanmaya artık gücünün yetmediği acılardan uzağa bir yolculuğa çıkmıştı. Şimdi köşe bucak kaçırıp içinde sakladığı hazinesi, sevgili karısının hayali, gözlerinin önünde; içi katılana kadar ağlıyordu.
Acaba komşuları da duymuşlar mıydı Sabit Bey’in ağladığını?
Sabit Bey ertesi sabah bir takım çatırtılar duyup uykusundan sıçrayarak uyandı. Deprem oluyor sandı. Uyku sersemi tek gözüyle tavandaki avizeyi kontrol etti. Sallanmıyordu. Kırılan dökülen bir eşya da yoktu etrafta. Ancak bu sesler de neyin nesiydi? Birden bu sesi tanıdı: bir daktilo! Evet evet, bu bir daktilonun sesi olmalıydı. Çatırtılar bir süre devam ettikten sonra belli belirsiz bir zil sesi duyuluyordu. Tahminen yazan kişi satır sonuna geliyordu ve paragraf başı yaptığında bu tiz ses duyuluyordu.
Yine yandaki komşudan gelmekteydi bu daktilo sesi. Belki de komşusu bir roman yazarıydı, ya da bir gazeteci... “Çok ses geçiriyor bu duvar canım. Ben bu evin mal sahibi olsam kesinlikle ses izolaysyonunu güzelce yaptırır, öyle otururdum” diye söylendi kendi kendine. “Bu adamcağızın işi ne zaman biter? Tüm gün böyle çatır çutur devam ederse başım şişer” diye endişelendi. Acaba gidip nazikçe sorsa mıydı? Çünkü kafasında, kalan kolileri açıp yerleştirdikten sonra bir önceki gece okuyamadığı kitabı bitirmek vardı. Sese rağmen kalan yerleşme işine başladı. İlk açtığı kutudan kaç gündür aradığı, içinde çok sevdiği Bach İngiliz Piyano Süiti’nin bulunduğu, CD çıktı. Müthiş sevindi ve CD çalara koydu. Bir yandan çalışıp bir yandan da dinlemeye başladı. Şimdi daktilonun sesi hiç rahatsız etmiyordu onu. Müziğin sesinin daktilonun sesini bastırmasından da değildi nedeni. Garip bir şekilde daktilonun ritmi müziğinkine çok uymuştu.
Salondaki kitaplığın yanındaki son kutuda da bir kısım kitabı ve bir kaç defteri buldu. Hatta bu defterlerin içinde çok özel bir tanesi, karısının hastalanmasıyla yazmaya ara verdiği günlüğü vardı. Hepsinin içinde işte buna gerçekten çok sevindi. CD’nin bir yerlerden çıkacağını biliyodu ama günlüğünü tamamen unutmuştu. Rastgele bir sayfasını açıp bir kaç sayfa okudu. Anıları canlandı. Kendi yazdıklarını, aradan geçen zamanın da etkisiyle, sanki bir başkasınınmış gibi okuyup pek sevdi. Sabit Bey, devlette çalışırken de bazı akşamlar eve geldiğinde bir duble rakı eşliğinde yazılar yazardı. Denemeler, öyküler, şiirler. Karısıyla bu yazdıklarını paylaşmaktan büyük keyif alırdı. Mühendis bir bürokrat olarak yıllarını devlete hizmet ederek geçirmişti geçirmesine de, esasında içten içe yazar olmayı da hep istemişti. Gençliğinde karısını, ona yazdığı şiirlerle tavlamıştı. Fakat yine de iş hayatındaki sorumluluklarını bahane edip yazmayı meslek edinmeye çekinmişti.
Günlüğünü bir çekmeceye koyup kilitledi. Akşama kadar toplanacakları toplayıp, yerleştirilecekleri yerleştirdi. Etraf bir kaç ıvır zıvır dışında sonunda toplanmıştı. Bu arada CD çalardaki müzik bitmiş, hatta komşudan gelen daktilo sesi de kesilmişti. Sabit Bey yarı huzurlu yarı huzursuz kesik kesik iç çekti. Biraz temiz hava almak istedi. Akşam belki bir şeyler karalar düşüncesiyle kendine güzel bir defter ve bu karalamada ona eşlik edecek 35’lik bir şişe rakı almaya çıktı. Yakındaki markette defter yoktu maalesef. Onun yerine kavun ve de beyaz peynir vardı. Neye niyet neye kısmet diye düşünüp bir de ekmek aldı ve eve döndü. Pencerenin önündeki ufak masanın üzerine sofrayı tek kişilik bir keyif adası olarak kurup alacakaranlığın çökmesini bekledi. Hava kararınca bir mum, bir de sigara yaktı. O sırada yine komşudan gelen kalabalık insan seslerini ve kahkahaları duydu. Tahminen komşu aile akşam yemeğine dostlarını davet etmişlerdi. Bu neşeli sesler Sabit Bey’i hüzünlendirdi. Kendini çok yalnız hissetti. Bu melankolik havaya müzik iyi gider diye düşündü. Müzik setine Münir Nurettin’in kendi sesinden şarkılarının yer aldığı CD’yi koydu. Sabit Bey kadehini yalnızlığına, tekrar kabaran yazma isteğine, güzel karısına, uzaktaki evlatlarına ve taşınalıberi kulak misafiri olduğu neşeli komşularına kaldırdı. Hoperlörlerden “Aziz İstanbul” parçası odaya akıyordu; rakıya karışıp Sabit Bey’in yüreğine doluyordu.
Biraz çakırkeyif olunca, olumlu bir dönüşümün sınırında olduğunu hissetti. Her şeyin aslında kendine bir duvar kalınlığı kadar mesafede olduğunu düşündü. Kendi ördüğü bu duvarları yıkmanın zamanı gelmişti. Kendini korumak için sağlamlaştırdığı bu duvarlar artık onun ufak hapisanesiydi. Ne kadar uzağa kaçarsa kaçsın aslında her yerde kendi kendisinin tutsağı olduğunu farketti. Bu tutsaklıktan kurtulmak için ilk olarak, hep seslerini duyduğu ama hiç karşılaşmadığı komşularıyla tanışmaya karar verdi.
Ertesi gün akşama doğru, elinde karısının tarifiyle yaptığı havuçlu kekle komşularının kapısına gitti Sabit Bey. Zili çaldı. Kek hala ılıktı ve kokusu çok iştah açıcıydı. Bir süre heyecan ve sabırsızlıkla bekledi. Ama kapıyı açan olmadı. Evine döndü. Kendine çay demleyip kekten de bir dilimi afiyetle yedi. Herhalde ailecek bir arkadaşlarına gittiler diye düşündü. Şansını bir sonraki sabaha denemek istedi. Sabah olunca, geçen bahar İzmir Çeşme’den aldığı açılmamış bir kavanoz incir reçeli ile komşu kapıya dikildi; zili çaldı; bekledi. Bu sefer de açan olmadı. “Hayret” dedi içinden. Tatile gitmiş olabileceklerini düşündü ve emin olmak için kapıcıya sormaya gitti.
Kapıcı Sabit Bey’i görünce “Buyur abi; bir şey mi vardı?” diye sordu. Sabit Bey de yan komşunun tatile gidip gitmediğini sordu. Kapıcının kafası karıştı. Önce hangi daire olduğu konusunda bir anlaşamadılar. Kapıcı Sabit Bey’in bir yanlışı olduğu konusunda tutturdu. Israrla Sabit Bey’in duvarının bitişik olduğu dairede kimsenin oturmadığını söylüyordu. Sabit Bey ise her gün seslerini duyduğunu söylüyordu. Kapıcı alt daireden ya da yukarıdaki daireden ses gelebileceğini ama üst katta bekâr iki gencin, alt katta ise yaşlı bir çiftin oturduğını ve her iki dairede de çocuk olmadığını söyledi.
Sabit Bey kapıcıya kızdı. “Sen benimle dalga mı geçiyosun be adam?” diyince kapıcı da “Gel abi gel. Bende dairenin anahtarı var; gidelim de göstereyim sana. Gözlerinle görünce inanırsın” diye homurdandı. Sonunda, kapıcının satılmak üzere bir kaç aydır boş olduğunu söylediği bitişik daireye gittiler. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde Sabit Bey şok geçirdi. Soğuk terler boşandı. Daire bomboştu: ne çocuk, ne komşu, ne de eşya vardı içeride. Sadece salondaki parkenin üzerinde bir kaç parça gazete, boş duvarlar, perdesiz pencereler karşıladı onları. Sabit Bey odaları gezerken aklını yitirdiğini düşündü. Büyük korkuya kapıldı. Fakat yanında Sabit Bey’in bunağın teki olduğunu düşünmeye başlayan kapıcıya renk vermek istemedi: “Haklıymışsın kardeşim, ben herhalde üst kattaki gençlerin izlediği filmin sesini duydum. Bir ara söylerim televizyonun sesini fazla açmasınlar; malum duvarlar pek ince, yanılttı beni” demekle yetindi.
Daireden çıktılar. Kapıcı kapıyı kilitleyip iyi günler diledikten sonra aşağıya indi. Sabit Bey hızlı adımlarla kendi evine geçti. Kapıyı ardından kapayıp gözleri fal taşı gibi açık yumruğunu ısırdı. Bunun nasıl bir akıl oyunu olduğunu çözmeye çalıştı. Bu yaştan sonra hayalet öykülerine inanacak hali yoktu. Ancak kendi aklı böyle bir oyunu ona nasıl oynamıştı?
İçeriden bir sandalye alıp denizin uzaktan da olsa görülebildiği balkona çıktı. Bir sigara yaktı. Gözlerini kapadı. Sesleri duymaya çalıştı. Balkonun önündeki ağaçtaki kuşların ötüşü, sokaktan geçen bir araba, bir vapurun düdüğü, denizin sesi, çocuklarının sesi, “babaaaaaaa.....” Gözleri doldu. Akan bir damla yaşı öptü yanağının üzerinden sevgili karısı ve ona şöyle fısıldadı:
“Bitanem. Korkma. Beni çok özledin biliyorum. Beni kaybettiğin için hayata küsme. Bak hayat tam da burada. Aç gözlerini ve içindeki zümrüdü anka kuşunu serbest bırak. Sen yaşadıkça ben de yaşayacağım”
Sabit, gözlerini açtı. Denizi gördü. Günlerdir yanıp kavrulan bunaltıcı hava birden esmeye başladı. Rüzgâr tenini yaladı, bir ferahlık kapladı içini. Ayağa kalkıp kendini sokağa attı. Doğru Bahariye’ye gitti. O gün doğum günüydü Sabit’in. Kutlamaya değer bulmadığı yaşamına ne de haksızlık etmişti. Bu uyanış için kendine bir doğum günü hediyesi almaya karar verdi. Yürürken birden bir antikacı dükkanının vitrininde onu gördü: Erika marka bir daktilo. İçeri girip çok iyi korunduğu anlaşılan bu antika daktiloyu satın alıp koşa koşa evine döndü. Çocuk gibi sevinçliydi. Balkonda daktilosunun başına geçip, çocuklarına onları ne kadar özlediğini, eşini kaybettiği için hayata küstüğünü, yaşamla kendisi arasına nasıl da bir duvar ördüğünü uzun uzun yazdı. Bu yazdıklarını mektup zarfına koyup üzerine de yeni adresini yazdı. Ertesi sabah mektubunu çocuklarına postaladı.
Yıllarca ertelediği yazarlık serüvenine sonunda atılmıştı ve gece gündüz komşularının sesleri zannettiği hayallerini kağıtlara dökmekteydi. Hayallerine öyle yabancılaşmıştı ki ördüğü duvarın arkasından seslerini duyabilmek için yapayalnız kalması gerekmişti. Sabit, dizginlenemez bir iştahla her gün daktilosunun başına geçiyordu. Artık çocukluğunun, aşkının ve yalnızlığının romanını yazmaktaydı.
Evlilik yoldönümünde vefat eden eşi ve kendisi için iki kişilik bir masa hazırladı. İkisi için de yıldönümü hediyesi masanın üzerinde duruyordu: tamamladığı romanı. Tam yemeğe oturacağı sırada kapı çalındı. Akşam saati kapıcıdır diye gidip çöp poşetini mutfaktan aldı. Kapıyı açtığında ellerinde çiçeklerle bekleyen oğlu ve kızı özlem dolu bakışlarla kapıdaydı.
Emre SELES