09 Aralık 2009 Çarşamba

Bir Yazı

09.12.2009, Ankara

SAKLAMBAÇ

Hava çok sıcak. Önümde bir yüzme havuzu. Atlıyorum ve yüzmeye başlıyorum. Tenim suyu tanıyor. Hücrelerimin çoğunda su var. Daha yüksek ısıdaki tenimden daha düşük derecedeki suya ısı enerjisi geçiyor. Bu ısı değişimini derimdeki sinirler algılayıp beynime aktarıyor. Ben yüzerken bu değişimi serinleme olarak yorumluyorum. “Su serin” diyorum içimden. Deri hücrelerim de moleküllerden meydana geliyor. Derimdeki moleküller de su moleküllerine dokunuyor sanıyorum. Aslında ne kadar “suyun içindeyim” diye düşünsem de hiç bir zaman atomlar birbirine karışmıyor ya da tam olarak değmiyor. Yakınlaşıyorlar ve sadece aralarında enerji akışı oluyor. Aslında ben hiç bir zaman suya dokunmuyorum. Ama suyla etkileşiyorum. Ben suya ısı verirken su beynimde serinleme hissi yaratıyor.

Yaşam olağanüstü karmaşık bir etkileşimler birlikteliği. Uzaydaki galaksilerin, yıldızların ve gezegenlerin etkileşimlerinden çok da farklı değil. Tüm yaşam tek bir hücreden başlıyor. Basit ve masum. Tek amacı hayatta kalmak. İnsan da hücrelerden oluşuyor ve insanın da amacı hayatta kalmak. İnsan doğanın sert koşullarında ayakta kalacak güçte fiziğe sahip bir canlı değil. Ancak daha rahat yaşayacağı şekilde doğayı kullanmayı öğrendi. Bu bilgiyi kendi nesline aktardı. Aktarılan bilgileri yorumlayarak kendi yaşam koşullarını daha da iyileştirdi. İlkel insanla günümüz insanı arasında bilgi miktarlarındaki fark dışında bir fark yok aslında. Hâlâ doğaya karşı kırılgan canlılarız. Elimizdeki teknolojiyi alın; “ilkel” insandan bir farkımız kalmayacağını göreceksiniz.

Burada yaşamdaki masumluğu yok eden hayatta kalma iç güdüsü değil, bizi dünya üzerinde yaşayabilir kılan bilgilerin bilgeliğe dönüşememiş olmasıdır. Bilgi, insanın hayatta kalmasının aracı olabilir ama yaşamın kendisinden kopmaya başladıkça yapaylaşmaya başlıyor. Doğayı kontrol etme budalalığı bunun en güzel kanıtıdır. Dünya üzerindeki yaşamın insana bahşedilmiş sonsuz bir nimet yığını olduğunu sanmak, insanı doğanın bir parçası değil sahibi zannetmek, yaşamı anlamaya ve keşfetmeye çalışmak yerine sentetik düzen ve kurallar icat etmek bizi yaşamdan koparıyor.

Cehaletimiz teknolojimizle birleşip insanoğlunu yeryüzünün kanseri haline getirmiş durumda. Yaşamı ve yaşam döngüsünü henüz tam anlayabilmiş değiliz. Doğadan alınan bilgi tekrar doğaya dönmüyor. Teknoloji, yaşamı yeniden üreten değil, sürekli tüketen bir araç. Bir Çin atasözünde dendiği gibi “Bir adama balık verirseniz bir günlüğüne karnı doyar, ona balık tutmayı öğretirseniz her gün karnını doyurursunuz”. Burada teknolojinin ve bilginin hayatta kalmak için önemi açıkça görülüyor ancak bu atasözünde bilgelik yok. Denizlerdeki balığın sonsuz olmadığı, balıkların da üremek için süreye ihtiyacı olduğu, ihtiyaçtan fazla balık tutulursa karın doyurmak için balık bulunamayacağı bilgisi eksik. Bilgelik insana güç verdiği kadar, sorumluluk da verir. İnsanların elde ettikleri bilgilerle sahip oldukları güce tapmaları, sorumsuzca yaşamı tüketmeleri bilgeliğe olan ihtiyaca duyarsızlaşmalarına ve körleşmelerine neden oluyor. Yapaylaşan dünyayı daha çok yapaylıkla iyileştireceğimizi sanmamız hep bu körlükten kaynaklanıyor. Yaşamı anlamak zahmetli olduğundan işimize geldiği gibisini yapıvermek insan doğasının gereği sanılıyor.

Aslında sevgi, şefkât, paylaşmak her insanın doğasında mevcut. Dünyanın hangi köşesine giderseniz gidin, kültürler birbirinden çok farklı olsa da bu duyguların insanlar arasında kendiliğinden var olduğuna şahit olabilirsiniz. Bu masumiyet yaşama dair bilgisizliğimizle bozulmaya, cehaletle bir silaha dönüşmeye hazır bir saatli bomba aynı zamanda. Bilgiyi elinde tutup elde ettiği güce tapanlar, cehaleti körükleyerek daha da güç kazanmaya devam ediyorlar. Kontrol manyaklığıyla oluşturulmuş, doğallıktan uzak düzenekler, kurallar, kaideler büyümeyi engelleyen, dimağları cüceleştiren, kutuplaşmayı besleyen zehirlere dönüşmüş durumda. Daha fazla güç için bu zehir dünyanın her köşesinde farklı isimler altında şırınga edilmekte. Cahillerin o güce eriştiği ve artık hayatta kalmanın bilgiye gerek duymadığı gün kıyametin yaşanacağı gündür. Teknolojinin silah olarak ortaya çıkmasını ve silahı oyuncak olarak oynayan masumiyetin simgesi bir çocuğu düşünün. Bu durumun sonuçlarını kestirebiliyor muyuz?

Doğadaki diğer canlılarla birlikte varolma sorumluluklarımızı yerine getirmedikçe, yaşam döngüsüne katılmadıkça, kıtlık, açlık, savaşlar devam edecek. Bizimle beraber yaşamın kendisi de her anlamda yok olana kadar da son bulmayacak. Ne kadar kendimizi zırhlı duvarlar, bilmişlikler arkasına saklasak da cehalet canavarının ne zaman ve hangi acımasızlıkla bizi sobeleyeceğini kestiremeyiz. Çünkü yaşam, yaşamaya devam ettikçe sürecek, kopamayacağımız bir etkileşmeler ağı. Bu kırılgan dengeyi geri dönülemez şekilde bozmak ya da bozmamak tamamen bilgelikten yana durup durmamamıza bağlı.

Emre SELES

05 Ekim 2009 Pazartesi

ÖYKÜ

06.10.2009, Ankara

DUVAR

Sabit Bey, nakliyecilere kitapların bulunduğu kolileri boş kitaplığın önüne yığmalarını söyledi. Nakliye kamyonunda başka eşyası kalmamıştı. Alınlarından boncuk boncuk ter damlayan adamlara bir miktar bahşiş verip uğurladı. Kapıyı ardlarından kapattıktan sonra salonda tozla karışık hafif ter kokusunu duydu. Odayı havalandırmak için pencereye gitti. Perdeler henüz takılmadığı için ev hem çok aydınlıktı hem de ağustos ayı olduğı için bir sera gibi fazlasıyla ısınmıştı.

Pencereden dışarı baktı. Sokak tenha görünüyordu. Ağaçların dalları ve yaprakları sokağı neredeyse tente gibi örtmüştü. Ev üçüncü katta olduğu için pencereden dışarı hafif eğilip de sağa bakıldığı zaman uzaktan deniz görülebiliyordu. Sabit Bey balkona çıkıp daha rahat görebilirdi denizi ama üşendi gitmeye. Kendisi de terlemişti ve oldukça da yorulmuştu bu taşınma işinden. Tek başına bu işi çabucak hallettiği için memnundu. Kimseye yük olmadan, taşınıvermişti işte. Açık pencerenin önünde salona baktı. Sağa sola yığılı eşyaları kendine benzetti: dağınık ve toparlanması güç. Akşam güneşi eşyalara vuruyor, gölgelerini uzatıyordu. Uzayan gölgeler, Sabit Bey’in yeni evinin salonunun adeta bir labirent gibi görünmesine neden oluyordu. Acaba kutuları, eşyaları öylece bıraksa mıydı? Sonra bu düşüncesinden vazgeçti. Taşındığı gün yerleşecek değildi ya. Yorgunluğuna verdi. Nedense acıkmamıştı da. Yatak odasına gitti. İki kişilik yatak, bazasının üzerine konmamıştı. Gelişigüzel yere atılmış olan yatağın ucunda dizleri üzerine çöktü; yatağın tam ortasına doğru kendini yüzükoyun bıraktı. Duş mu alsaydı? Düşünürken gözlerini kapadı; içi geçti.

Uyandığında sabah 11:00 olmuştu. Bu kadar saat uyuduğuna inanamadı. Oysaki her sabah 7 gibi uyanırdı. Emekli olmadan önce de işi gereği erken kalkardı. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı Barajlar ve Hes Dairesi Başkanlığı yapmıştı. Önemli bir görev. Çok çalışkan bir mühendisti. Genel müdürlükten, hatta bakanlıktan verilen üstün hizmet ödülleri salondaki kolilerden birinin içindeydi. Sabit Bey, bir yandan kafasında kolileri açma ve yerleşme planı yaparken bir yandan da yer yatağında doğruldu. Nasıl perişan uyuduysa ağzı açık kalmış, akan salyası yatağı nemlendirmiş, o da doğrulurken eline bulaşmıştı. “İyice bebek gibi olduk. Salyama bile hakim olamıyorum; şu hale bak” diye geçirdi içinden.

Kalkıp pencereyi açtı. Sokak hala dünkü sakinliğindeydi. Tam aradığı sessizlikti. Tam ciğerlerini oksijenle doldururken “GÜMM!” diye bir sesle irkildi ve nefesini tuttu bir kaç saniye. Ne oluyor diye anlamaya çalıştı. Paldır küldür koşuşturan bir takım çocuk sesleri duydu. Çocukların gülüşme sesleri yan komşuyla paylaşılan duvardan geçip geliyordu. Tahminen komşunun çocuğu yüksek bir yerden yere atlamıştı ya da ağırca bir şey düşürmüştü yere. Duvarın iyi yalıtılmadığını düşündü Sabit Bey. “Ne yaramaz çocukları varmış komşunun.” diye geçirdi içinden.

Neşeyle koşuşturan çocukların sesleri duvardan geçip bu yorgun adamın yalnız ve sessiz kalmak isteyen ruhuna iğne gibi batıyordu. İçeri, mutfağa kendine bir kahve suyu koymaya gitti. Çocukların sesleri uzaktan da olsa hala duyulmaktaydı. Sabah sabah evde böyle gürültü yaptıklarına göre henüz okul çağına gelmemiş çocuklar olmalıydılar. İlkten rahatsız olsa da, kavga etmeyip gülüşen, oyun oynayan çocuk sesleri bir huzur verdi Sabit Bey’e. Kendi çocukluğunu hatırlattı. O zamanlar İstanbul’da Kuzguncuk’ta, vaktiyle çıkan yangında kül olan ahşap bir evde otururlardı. Sabah gözünü açıp gece gözünü yumana kadar hayat oyundu. Mahallede oynadığı oyunları, arkadaşlarını, babası işten gelmeden annesinin onu nasıl sokaktan zorla ve telaşla topladığını, yaramazlıklarını hatırladı. “Sabit Bey” değil, sadece annesinin yumurcak “Sabit”iydi o zamanlar. Hareketli bir çocuk olacağı daha annesinin karnında belli olan bu çocuğa Sabit ismini boşuna koymamışlardı.

Uyandığındaki aksi halinin aksine, şimdi Moda’daki bu evde, ince ve ses geçiren duvarın ardındaki çocukların neşesi yüreğine dokunmuş ve tepkisini yumuşatmıştı. Hayatta oyun da kalmamıştı, oyun arkadaşı da. “Varsın gülüşsünler, koşuştursun veletler. Biz de zamanında az koşturmadık” diye düşündü ve tebessümle kahvesini yudumladı. Kendi çocukları aklına geldi. Koca adam olmuşlardı. “Ne ara büyüdüler; ne ara yaşlandım ben?” diye düşündü. Ne zamandır görmüyordu onları? 3 ay? 4 mü yoksa? Merak etmemeleri için üzerinde gönderici adresi olmaksızın yolladığı mektupta, taşınacağını ve bir süre her şeyden ve herkesten uzak kalmak istediğini yazmıştı çocuklarına. Onları görmek acı veriyordu Sabit Bey’e. Hatta çocuklarını telefonla bile aramıyordu. Kimse ona ulaşamasın diye, çocuklarının vaktiyle zorla aldırdıkları cep telefonu hattını da taşınmadan önce kapattırmıştı.

Ankara’daki uzak kalmak istediği hayatından kaçmıştı ve çocukluğunun geçtiği şehirde, bu eve sığınmıştı. Şimdi Arnavutluk Büyükelçisi olan mahalleden çocukluk arkadaşınındı ev. Eskiden oturdukları ahşap evlerin cumbaları birbirine bakardı. Cumbadan cumbaya kibrit kutularının arasına gerili ip ile yaptıkları telsizle konuşurlardı birbirleriyle. Çok iyi arkadaşlardı. Evini kiraladığını kimselere haber vermemesi için yeminler ettirmişti ona. Arkadaşı da, ne kadar istiyorsa evinde kalabileceğini, hatta kiraya bile gerek olmadığını söylese de Sabit Bey kira konusunda da ısrar edip kabul ettirmişti.

Çocukluk hayallerine dalmak, doğduğu şehirde olmak Sabit Bey’e iyi gelmişti. Sıcak ve nemli hava bunaltsa da çocukların sesleri, içinde bir yeniden doğma isteği uyandırdı. Yeniden nasıl başlamalıydı hayata? Önce şu kolileri açmakla, eşyaları yerleştirmekle başlayabilirdi. Kolları sıvadı.

Tüm gün, komşu çocukların oyun oynarkenki neşeli seslerini dinleyerek, evi toparladı. Tek başına, elinden geldiğince, kendini de perişan etmeden ağır ağır yerleşti. Bir kısım eşya ve koli hala bir köşede yığılıydı ama akşam olmuştu. Hava sıcaktı ve yorulmuştu Sabit Bey. Akşam üzeri, yemek yaparak iyice yorulacağını düşündü ve dışarı attı kendini. Gün boyu çalıştığı için kendini ödüllendirmek için Bahariye’de bir lokantaya gitti. Kolesterolü biraz yüksek olduğu için kebaplarla arası mesafeli olmasına rağmen bu gittiği lokanta Anadolu Mutfağı’nın unutulmaya yüz tutmuş tatlarını sunmaktaydı ve Sabit Bey’e beklediği ödülü fazlasıyla verdi: kesme çorbası, üstüne Nizip yoğutlusu ve kuru sebze dolması yedi. Bir de teleme-incir dondurması denedi tatlı olarak. Hepsi birbirinden lezizdi yemeklerin. Yemek sonrası ikram edilen çayı geri çevirdi çünkü aklında Moda’daki çay bahçelerinden birinde çay içmek vardı denize karşı. Öyle de yaptı. İçmeyeceğine dair çocuklarına söz vermişti ama çayın yanında bir de sigara yaktı. Dumanını denize doğru üfledi. Duman çok yoğundu, dert yüklüydü. Rüzgârla denizin üzerinde sürüklendi. Sabit Bey’in çocukluğunun geçtiği mahalleye gelene kadar da dağılmadı.

Eve döndüğünde hava kararmıştı. Ev artık daha yerleşmiş görünüyordu. İçeri girdiği zaman içi kararmadı bu nedenle. Yatmadan önce mutlaka bir şeyler okurdu Sabit Bey. Koltuğa oturdu, okuma lambasını yaktı, tam kitap ayracını sayfanın arasından sıyıracaktı ki bir inilti duydu. Kaşları çatıldı. Şimdi daha net; bir kadın sesiydi duyduğu. Kesik kesik inliyordu kadın. Kitabını sehpaya bıraktı. Sesin kaynağını anlamaya çalışırken duvarını paylaştığı komşudan geldiğini anladı. Şimdi bu iniltiye bir erkek sesi de katılmıştı. Arada gıcırdayan ve çatırdayan yatağın sesi de eşlik ediyordu. Rahatsız edici bir oda müziği diye düşündü Sabit Bey. Kadın, adam ve yataktan oluşan üçlü, zayıf yalıtımlı duvardan yayın yapmaktaydı ve tahminen içlerinden birinin dirsek ya da topuğunun duvara vurmasıyla mini konserlerine son vermişlerdi. Seks yapan bir çifte bu kadar yakından şahit olmak, en azından seslerini duyarak, tedirgin etmişti Sabit Bey’i. Özellikle de gününü çocuklarının masum gülüşmelerini dinleyerek geçirdikten sonra ebeveynlerinin masum gelmeyen bu seslerini duymak çok yabancı gelmişti ona; fakat ayıplamamıştı da onları.

Herşeyden uzak kalmak istediği bu evde, komşularının cinselliğini düşünüyordu şimdi. Acaba yatakta neler yapmışlardı? Bunu düşündüğü için kendinden utandı birden. Bunları düşünmek istemiyordu. Rahatsız olmuştu. Kitabına dönmek istedi. Nerede kalmıştı en son? Kitabı eline aldı. Deri ciltli bir kitaptı. Elinde deri cildi hissetti. Bu his huzursuzlandırdı onu. Açamadı en son kaldığı sayfayı...Karısının cildi...Bir tanesinin yumuşacık huzurlu kokusu...Kitabı sehpanın üzerine geri bıraktı. Ellerini yüzüne kapadı. Ellerinde yüzünü, yüzünde ellerini hissetti. Tene dokunmak...Yüzüne kapalı ellerinin içinde karısının yüzünü gördü. Avuçları ıslandı. Tutmaya çalıştı ağlamasını; olmadı. Karısının güzel yüzü silinmesin diye açmadı gözlerini. Sırılsıklam olan ellerini, bu hayal gözyaşlarıyla akar gider diye korkarak, ayırmadı yüzünden. Öptü karısının dudaklarından, boynundan, göğüslerinden. Sarıldı sımsıkı ona “hayatım” diye. Onu böylesine arzulamayalı ne çok olmuştu. O hastayken, kanser yüzünden rahmini ameliyat ettiklerinde ve sonrasında karıcığının kırılgan bedeni karşısında kendi arzularını köreltmesi şimdi bu hayal karşısında işe yaramıyordu.

Hastalıkla birlikte gittikçe çöken aşkının bedenini ölüm alıp götürmüştü. Fakat Sabit Bey’in hücrelerine kazılıydı sevgili hayat arkadaşı. Her köşesine sinmiş mutlu beraberliklerini hatırlatan Ankara’dan, ölümü hatırlatan 30 yıllık evinden, ona sürekli karısını hatırlatan güzel evlatlarından kaçmış ve özlemini doya doya yaşayacağı o ana kadar da sabretmişti. Hastalığın ilk teşhisinden beri çevresince bir direnç abidesi olarak algılanmıştı. Sırf anaları için çırpınan evlatlarının kemikleri bu ağır yükün altında kırılmasın diye, Atlas gibi, evini tek başına sırtına almıştı. Altı ay boyunca umudun davullarını çalıp durmuştu. Hayatın müziği susunca o da her şeye sağır, sessizliğe gömülmüştü. İlk yılın ardından körelen her şeyini bavuluna doldurup dayanmaya artık gücünün yetmediği acılardan uzağa bir yolculuğa çıkmıştı. Şimdi köşe bucak kaçırıp içinde sakladığı hazinesi, sevgili karısının hayali, gözlerinin önünde; içi katılana kadar ağlıyordu.

Acaba komşuları da duymuşlar mıydı Sabit Bey’in ağladığını?

Sabit Bey ertesi sabah bir takım çatırtılar duyup uykusundan sıçrayarak uyandı. Deprem oluyor sandı. Uyku sersemi tek gözüyle tavandaki avizeyi kontrol etti. Sallanmıyordu. Kırılan dökülen bir eşya da yoktu etrafta. Ancak bu sesler de neyin nesiydi? Birden bu sesi tanıdı: bir daktilo! Evet evet, bu bir daktilonun sesi olmalıydı. Çatırtılar bir süre devam ettikten sonra belli belirsiz bir zil sesi duyuluyordu. Tahminen yazan kişi satır sonuna geliyordu ve paragraf başı yaptığında bu tiz ses duyuluyordu.

Yine yandaki komşudan gelmekteydi bu daktilo sesi. Belki de komşusu bir roman yazarıydı, ya da bir gazeteci... “Çok ses geçiriyor bu duvar canım. Ben bu evin mal sahibi olsam kesinlikle ses izolaysyonunu güzelce yaptırır, öyle otururdum” diye söylendi kendi kendine. “Bu adamcağızın işi ne zaman biter? Tüm gün böyle çatır çutur devam ederse başım şişer” diye endişelendi. Acaba gidip nazikçe sorsa mıydı? Çünkü kafasında, kalan kolileri açıp yerleştirdikten sonra bir önceki gece okuyamadığı kitabı bitirmek vardı. Sese rağmen kalan yerleşme işine başladı. İlk açtığı kutudan kaç gündür aradığı, içinde çok sevdiği Bach İngiliz Piyano Süiti’nin bulunduğu, CD çıktı. Müthiş sevindi ve CD çalara koydu. Bir yandan çalışıp bir yandan da dinlemeye başladı. Şimdi daktilonun sesi hiç rahatsız etmiyordu onu. Müziğin sesinin daktilonun sesini bastırmasından da değildi nedeni. Garip bir şekilde daktilonun ritmi müziğinkine çok uymuştu.

Salondaki kitaplığın yanındaki son kutuda da bir kısım kitabı ve bir kaç defteri buldu. Hatta bu defterlerin içinde çok özel bir tanesi, karısının hastalanmasıyla yazmaya ara verdiği günlüğü vardı. Hepsinin içinde işte buna gerçekten çok sevindi. CD’nin bir yerlerden çıkacağını biliyodu ama günlüğünü tamamen unutmuştu. Rastgele bir sayfasını açıp bir kaç sayfa okudu. Anıları canlandı. Kendi yazdıklarını, aradan geçen zamanın da etkisiyle, sanki bir başkasınınmış gibi okuyup pek sevdi. Sabit Bey, devlette çalışırken de bazı akşamlar eve geldiğinde bir duble rakı eşliğinde yazılar yazardı. Denemeler, öyküler, şiirler. Karısıyla bu yazdıklarını paylaşmaktan büyük keyif alırdı. Mühendis bir bürokrat olarak yıllarını devlete hizmet ederek geçirmişti geçirmesine de, esasında içten içe yazar olmayı da hep istemişti. Gençliğinde karısını, ona yazdığı şiirlerle tavlamıştı. Fakat yine de iş hayatındaki sorumluluklarını bahane edip yazmayı meslek edinmeye çekinmişti.

Günlüğünü bir çekmeceye koyup kilitledi. Akşama kadar toplanacakları toplayıp, yerleştirilecekleri yerleştirdi. Etraf bir kaç ıvır zıvır dışında sonunda toplanmıştı. Bu arada CD çalardaki müzik bitmiş, hatta komşudan gelen daktilo sesi de kesilmişti. Sabit Bey yarı huzurlu yarı huzursuz kesik kesik iç çekti. Biraz temiz hava almak istedi. Akşam belki bir şeyler karalar düşüncesiyle kendine güzel bir defter ve bu karalamada ona eşlik edecek 35’lik bir şişe rakı almaya çıktı. Yakındaki markette defter yoktu maalesef. Onun yerine kavun ve de beyaz peynir vardı. Neye niyet neye kısmet diye düşünüp bir de ekmek aldı ve eve döndü. Pencerenin önündeki ufak masanın üzerine sofrayı tek kişilik bir keyif adası olarak kurup alacakaranlığın çökmesini bekledi. Hava kararınca bir mum, bir de sigara yaktı. O sırada yine komşudan gelen kalabalık insan seslerini ve kahkahaları duydu. Tahminen komşu aile akşam yemeğine dostlarını davet etmişlerdi. Bu neşeli sesler Sabit Bey’i hüzünlendirdi. Kendini çok yalnız hissetti. Bu melankolik havaya müzik iyi gider diye düşündü. Müzik setine Münir Nurettin’in kendi sesinden şarkılarının yer aldığı CD’yi koydu. Sabit Bey kadehini yalnızlığına, tekrar kabaran yazma isteğine, güzel karısına, uzaktaki evlatlarına ve taşınalıberi kulak misafiri olduğu neşeli komşularına kaldırdı. Hoperlörlerden “Aziz İstanbul” parçası odaya akıyordu; rakıya karışıp Sabit Bey’in yüreğine doluyordu.

Biraz çakırkeyif olunca, olumlu bir dönüşümün sınırında olduğunu hissetti. Her şeyin aslında kendine bir duvar kalınlığı kadar mesafede olduğunu düşündü. Kendi ördüğü bu duvarları yıkmanın zamanı gelmişti. Kendini korumak için sağlamlaştırdığı bu duvarlar artık onun ufak hapisanesiydi. Ne kadar uzağa kaçarsa kaçsın aslında her yerde kendi kendisinin tutsağı olduğunu farketti. Bu tutsaklıktan kurtulmak için ilk olarak, hep seslerini duyduğu ama hiç karşılaşmadığı komşularıyla tanışmaya karar verdi.

Ertesi gün akşama doğru, elinde karısının tarifiyle yaptığı havuçlu kekle komşularının kapısına gitti Sabit Bey. Zili çaldı. Kek hala ılıktı ve kokusu çok iştah açıcıydı. Bir süre heyecan ve sabırsızlıkla bekledi. Ama kapıyı açan olmadı. Evine döndü. Kendine çay demleyip kekten de bir dilimi afiyetle yedi. Herhalde ailecek bir arkadaşlarına gittiler diye düşündü. Şansını bir sonraki sabaha denemek istedi. Sabah olunca, geçen bahar İzmir Çeşme’den aldığı açılmamış bir kavanoz incir reçeli ile komşu kapıya dikildi; zili çaldı; bekledi. Bu sefer de açan olmadı. “Hayret” dedi içinden. Tatile gitmiş olabileceklerini düşündü ve emin olmak için kapıcıya sormaya gitti.

Kapıcı Sabit Bey’i görünce “Buyur abi; bir şey mi vardı?” diye sordu. Sabit Bey de yan komşunun tatile gidip gitmediğini sordu. Kapıcının kafası karıştı. Önce hangi daire olduğu konusunda bir anlaşamadılar. Kapıcı Sabit Bey’in bir yanlışı olduğu konusunda tutturdu. Israrla Sabit Bey’in duvarının bitişik olduğu dairede kimsenin oturmadığını söylüyordu. Sabit Bey ise her gün seslerini duyduğunu söylüyordu. Kapıcı alt daireden ya da yukarıdaki daireden ses gelebileceğini ama üst katta bekâr iki gencin, alt katta ise yaşlı bir çiftin oturduğını ve her iki dairede de çocuk olmadığını söyledi.

Sabit Bey kapıcıya kızdı. “Sen benimle dalga mı geçiyosun be adam?” diyince kapıcı da “Gel abi gel. Bende dairenin anahtarı var; gidelim de göstereyim sana. Gözlerinle görünce inanırsın” diye homurdandı. Sonunda, kapıcının satılmak üzere bir kaç aydır boş olduğunu söylediği bitişik daireye gittiler. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde Sabit Bey şok geçirdi. Soğuk terler boşandı. Daire bomboştu: ne çocuk, ne komşu, ne de eşya vardı içeride. Sadece salondaki parkenin üzerinde bir kaç parça gazete, boş duvarlar, perdesiz pencereler karşıladı onları. Sabit Bey odaları gezerken aklını yitirdiğini düşündü. Büyük korkuya kapıldı. Fakat yanında Sabit Bey’in bunağın teki olduğunu düşünmeye başlayan kapıcıya renk vermek istemedi: “Haklıymışsın kardeşim, ben herhalde üst kattaki gençlerin izlediği filmin sesini duydum. Bir ara söylerim televizyonun sesini fazla açmasınlar; malum duvarlar pek ince, yanılttı beni” demekle yetindi.

Daireden çıktılar. Kapıcı kapıyı kilitleyip iyi günler diledikten sonra aşağıya indi. Sabit Bey hızlı adımlarla kendi evine geçti. Kapıyı ardından kapayıp gözleri fal taşı gibi açık yumruğunu ısırdı. Bunun nasıl bir akıl oyunu olduğunu çözmeye çalıştı. Bu yaştan sonra hayalet öykülerine inanacak hali yoktu. Ancak kendi aklı böyle bir oyunu ona nasıl oynamıştı?

İçeriden bir sandalye alıp denizin uzaktan da olsa görülebildiği balkona çıktı. Bir sigara yaktı. Gözlerini kapadı. Sesleri duymaya çalıştı. Balkonun önündeki ağaçtaki kuşların ötüşü, sokaktan geçen bir araba, bir vapurun düdüğü, denizin sesi, çocuklarının sesi, “babaaaaaaa.....” Gözleri doldu. Akan bir damla yaşı öptü yanağının üzerinden sevgili karısı ve ona şöyle fısıldadı:

“Bitanem. Korkma. Beni çok özledin biliyorum. Beni kaybettiğin için hayata küsme. Bak hayat tam da burada. Aç gözlerini ve içindeki zümrüdü anka kuşunu serbest bırak. Sen yaşadıkça ben de yaşayacağım”

Sabit, gözlerini açtı. Denizi gördü. Günlerdir yanıp kavrulan bunaltıcı hava birden esmeye başladı. Rüzgâr tenini yaladı, bir ferahlık kapladı içini. Ayağa kalkıp kendini sokağa attı. Doğru Bahariye’ye gitti. O gün doğum günüydü Sabit’in. Kutlamaya değer bulmadığı yaşamına ne de haksızlık etmişti. Bu uyanış için kendine bir doğum günü hediyesi almaya karar verdi. Yürürken birden bir antikacı dükkanının vitrininde onu gördü: Erika marka bir daktilo. İçeri girip çok iyi korunduğu anlaşılan bu antika daktiloyu satın alıp koşa koşa evine döndü. Çocuk gibi sevinçliydi. Balkonda daktilosunun başına geçip, çocuklarına onları ne kadar özlediğini, eşini kaybettiği için hayata küstüğünü, yaşamla kendisi arasına nasıl da bir duvar ördüğünü uzun uzun yazdı. Bu yazdıklarını mektup zarfına koyup üzerine de yeni adresini yazdı. Ertesi sabah mektubunu çocuklarına postaladı.

Yıllarca ertelediği yazarlık serüvenine sonunda atılmıştı ve gece gündüz komşularının sesleri zannettiği hayallerini kağıtlara dökmekteydi. Hayallerine öyle yabancılaşmıştı ki ördüğü duvarın arkasından seslerini duyabilmek için yapayalnız kalması gerekmişti. Sabit, dizginlenemez bir iştahla her gün daktilosunun başına geçiyordu. Artık çocukluğunun, aşkının ve yalnızlığının romanını yazmaktaydı.

Evlilik yoldönümünde vefat eden eşi ve kendisi için iki kişilik bir masa hazırladı. İkisi için de yıldönümü hediyesi masanın üzerinde duruyordu: tamamladığı romanı. Tam yemeğe oturacağı sırada kapı çalındı. Akşam saati kapıcıdır diye gidip çöp poşetini mutfaktan aldı. Kapıyı açtığında ellerinde çiçeklerle bekleyen oğlu ve kızı özlem dolu bakışlarla kapıdaydı.

Emre SELES

05 Ağustos 2009 Çarşamba

Bir Yazı

05.08.2009, Ankara

Hastalık

Bugün tanıdığım birisi bana kanser, çevre sorunları gibi dünya meselelerine kafayı çok takmanın insana kafayı yedirebileceğini söyledi. Dünya’nın meseleleri öyle çok ve büyükmüş ki, insan hepsi için endişe ederse hastalanırmış.

Kendisine uzaya çıkmasını önerebilirim. Binelim bir uzay mekiğine, ya da Ay’a bir merdiven dayayalım. Çıkalım uzaya. Kendi etrafında dönen mavili beyazlı bir küre görürüz arkamıza bakarsak. İşte orası bizim evimiz hem de anamız Dünya’dır. Dünya’ya öyle bir mesafeden bakmalı ki sarıldığımız zaman ellerimiz kavuşacak kadar olmalı görünen büyüklüğü. İşte o zaman şefkatle okşarız denizlerini, öperiz tepelerinden. Burnumuzu yaklaştırıp atmosferini içimize çekeriz. Dünya Ana’yı kucaklamak ne güzel.

Sevgiyle sarılmak yerine anamızı malımız yaptık oysaki. Satıyoruz onu, daha tepelerden bakmak için, boyumuza bakmadan. Pisliyoruz kendi evimize. Daha kendisi ölmeden hayat denen mucizevi mirasını aramızda pay ediyoruz hain evlatları olarak. Daha şanslı doğanlarımız, belki de uyanıklarımız büyük payları kapıyoruz. Kendimizin olmadığı halde yaşamın kaynaklarını sömürerek birbirimizi köleleştiriyoruz.

Yaşam, insana zekâsını geliştirme fırsatı verdi. Uzaya çıkabilmemizi sağlayan teknolojimiz uzaktan küçük görünen Dünya’ya büyüklük taslamamıza neden oldu. Oysaki Dünya’ya yukarıdan bakabilmek, çizdiğimiz sınırların aslında olmadığını ve yaşamın küresel bir bütünlük, denge ve uyum içinde devam ettiğini göstermişti. Bu anlayış, bütünlüğün aslında yaşamın tüm parçalarından daha büyük ve değerli olduğunu anlamamıza yaradı. Fakat yaşamdan aldığımız bu bilgileri paylaşmak ve yaşamı zenginleştirmek yerine kendi zekâmıza taparak bizi doğurana yabancılaştık. Gelişimimize neden olan uyum ve doğayı anlama yetimiz gittikçe körleşti. Ergenlik dönemini yaşamakta olan insanoğlu, ya bu asi halleriyle kendi büyük felaketini hazırlayacak ya da olgun bir döneme geçiş yapacak.

Dünya’yı anlamaya ve barındırdığı tüm yaşamı kucaklayacak sevgiyi, ucundan bile olsa, hissetmeye çalışmak hastalanmamıza neden olabilirmiş. Bu sevgiyi hissetmek insana bir alçakgönüllülük getiriyor. Dünya’yı anlamaya çabalamak yerine Dünya’ya hakim olmaya çabalamak bu alçakgönüllülüğe ters elbette. Kendimize imâl ettiğimiz dev aynalarıyla kendimizi aslında ne kadar değersizleştirdiğimizin ve küçülttüğümüzün farkında bile değiliz. Kendi tel örgülerimiz, duvarlarımız içinde tehlikeli hastalıklardan korunduğumuzu, her şeye hakim olduğumuzu sanarken Dünya’daki yaşam için hastalığın kendisi olduk.

Dünya’yı yemek yerine gelin kafayı yiyelim. Bizden önce kafayı yiyenlere katılalım. Mozart gibi kahkahalar atalım; Einstein gibi dilimizi çıkaralım; Martha Graham gibi havalara sıçrayalım; bir fidan dikelim; Afrika’da annesi babası AIDS’ten ölmüş 9 yaşındaki HIV taşıyıcısı yapayalnız ve umut nedir bilmeyen bir çocuğun elinden tutalım; aşkımız için savaşalım; yoksullukla savaşalım; eğitimsizlikle savaşalım; eşitsizlikle savaşalım. Yeryüzündeki tüm hayat kansere yakalanmış durumda ve Dünya dediğimiz bu küçücük mavi misketin içinde yok olmak üzere. Eğer evrende yaşamın bir tek bu gezegende var olduğunu varsayarsak, bu bir mucizenin sonu demektir. Kafayı yememek için daha iyi bir mazeretiniz var mı?

Emre SELES

02 Ağustos 2009 Pazar

ÖYKÜ

28.07.2009, Çeşme

WC

William saatine baktı. 9’u 10 geçiyordu. New Orleans’tan havalandıklarından beri 40 dakika geçmişti. Financial Times’ta Stefan Stern’in yeni dünyaya adapte olmak için şirketlerin izlemesi gereken strateji tavsiyelerini okumakta ve sabah kahvesini yudumlamaktaydı. On dakikaya kadar platforma ineceklerini bildirdi pilot. William, asistanı Jane’e gazetesini emanet etti ve yapacağı konuşmanın metnini inmeden önce bir kez daha gözden geçirmek üzere ondan vermesini istedi. Vakti kısıtlı olduğu için iner inmez toplantı salonuna geçecekti. Jane’den, sunum için projeksiyon cihazının hazır edilmesini istedi.

Toplantı notlarına uzandı; alırken kol düğmesi kahve fincanına takıldı ve kahve William’ın gömleğine döküldü. William aniden, kahvenin sıcak olmasından ötürü, sıçradı yerinde. Kahve çok sıcak değildi aslında; yanmamıştı William, ancak Jane’e öfkeyle çıkışarak “ne diye alçaktan veriyorsun şu lanet kâğıtları, görmedin mi kahve var elimin altında; yandım. Titiz olduğumu bilmiyor musun Jane? Bizim toplumumuzun sorunu bu işte. Bu konuda yazılmış bir kanun-kural yoksa aklını kullanma zahmetine girmezler. Projeksiyon cihazından önce temiz bir gömlek ayarlasınlar” dedi.

Jane çok özür dileyip hemen telefona sarıldı. William özrü duymamış gibi, hatta Jane orada değilmiş gibi başını çevirip asık bir ifade ile alçalmakta olan helikopterin penceresinden aşağıda yakınlaşmakta olan platformun iniş pistine bakıyordu. Jane’in telefonla görüşürken panikle titreyen sesi helikopterin motor uğultusuna karışmaktaydı.

Az sonra inecekleri petrol platformu Meksika Körfezi’nin ortasında kocaman çelik vinçleriyle dev bir metal yığınıydı. Sarı renk çelik kolonların üzerinde yükselen küçük bir yüzer köydü bu yapı. Bulutlardan aşağı bakılınca adeta suya konmuş ve deniz tabanından dünyanın kanını emmekte olan bir sivrisineği andırıyordu. Helikopter iniş pistine konar konmaz William başını eğerek yardımcısı Jane, danışmanı ve iki korumasıyla idari binaya doğru hantal adımlarla ilerledi. Kapıda, platformun başmühendisi Tom Peterson karşıladı onu. İçeri girer girmez temiz bir gömlek askıda onu bekliyordu. Hemen üstünü değiştirdi. Jane konuşma metnini dosyasıyla büyük patrona verdi. Tom, “toplantı salonu hazır Bay Jackson. Mühendis arkadaşlar salonda sizi bekliyorlar. Beni izleyin” dedi. Beraber toplantı salonuna doğru yürüdüler.

William personeline, bir süredir izledikleri çalışma politikasının son yönetim kurulu kararıyla artık yön değiştirdiğini ve bu şekilde çalışmaya devam edilemeyeceğini, çünkü bu performansın yetersiz olduğunu söyleyerek sözlerine başladı. Önlerindeki dönemde daha verimli çalışmaları gerektiğini, diğer petrol şirketlerinin temsilcileriyle yaptıkları toplantıda üretimin artırılması yönünde karar aldıklarını, bunun için fazla mesai yapılabileceğini söyledi. Projeksiyon cihazından, hazırlanan grafiksel tablolardan, verimliliğin artırılması, masrafların kısılarak kâr payının nasıl artırılacağı konusunda verileri ve alınacak tedbirleri sundu. Bu tablolara göre, çalışma yükü oldukça artıyordu platformda çalışanlar için. Eğer bu dünya düzeninde ayakta kalmak isteniyorsa bu şartlarda çalışmak zorunda oldukları bilgisi net bir şekilde personele aktarılmıştı. Şirketin borsadaki hisseleri ile ilgili bilgiler bu mühendis sürüsünü ilgilendirmiyordu. William patronluk görevini yerine getirmiş, platformdaki çalışanlara şirketin yönetim kurulu başkanı olarak isteklerini aktarmıştı. Genelde kurul kararlarını görevlendirilen alt seviye bir yönetici bildirirdi. Fakat bu küresel ekonomik kriz döneminde personele yönetim kurulu başkanının bizzat açıklama yapması danışmanları tarafından William’a tavsiye edilmişti. Alışılmış bir durum değildi bu; ancak bu şekilde hem personel motive olacaktı, hem de işin ciddiyetinin bu yaklaşımla daha iyi kavranacağı düşünülüyordu.

Şimdi büyük patronun ziyareti onuruna verilecek yemeğe geçilebilirdi. William yemek yemeyi çok seven, sevdiği de fiziksel olarak dışarıdan görülebilen, dünyanın birçok ülkesinde değişik lezzetleri tatmayı hobi haline getirmiş birisiydi. Emekli olduğunda dünya mutfağıyla ilgili bir kitap yazmayı hayal ediyordu. Florida’daki çiftliğinde özel olarak tasarlattığı bir mutfağı, ağzına kadar değişik soslar ve malzemeyle dolu bir kileri vardı. Hafta sonları evinde yakın dostlarına partiler düzenlemeyi ve yemeklerin bir kısmını da kendi yapmayı seviyordu. Çok titiz ve detaycı olduğu için her davet evde çalışanlar için bir krize dönüşse de kendi ince zevkinin konuklarınca takdir edilmesine çok önem veriyordu.

Meksika Körfezi’nin ortasında olmalarına rağmen patronlarının beklentisini karşılayacak titizlikte, zengin bir sofra donatılmıştı. William sabahki kahve krizini unutmuş, Jane’e çabası için “aferin, iyi organize ettin bu toplantıyı” bile demişti. Masanın başına oturttular onu. Tüm mühendisler masada hazır bulunuyordu. Onlara hitaben William ayağa kalkarak kadehini kaldırdı ve “sizden beklentim büyük ama aç karnına da çalışılmaz ki” diyerek bir kahkaha patlattı ve tüm masadakilerin gülüşmesiyle yemeğe başlandı. Yemekte yine işle ilgili detaylar, sabahki toplantıyla ilgili kısa notlar başmühendis Tom, William ve danışman arasında konuşuldu. William yemekleri beğenmişti. Sohbet esnasında konuşmaya dalıp, ihtiyacı olmadığı halde, aşırı derecede yemek yediğini fark etmemişti. Sohbet ilerlerken midesinin sancıdığını hissetti ve bir an duraksadı. “Çok mu kaçırdım bu sefer yemeği” diye sordu içinden kendi kendine. Sonra bir sancı da bağırsaklarında hissetti. Karnı sancıyla guruldamaya başlamıştı. Soğuk ter boşandı. Konuşulanları dinleyemiyordu. Bağırsakları kasılmaya, sancılanmaya başlamıştı. Tuvalete gitme ihtiyacı hissediyordu. Yan tarafta bekleyen yemekhane görevlisini yanına çağırdı ve eğilerek alçak sesle WC’nin yerini sordu. Korumaları da hemen peşinden gelecek oldular; durdurdu onları. Neredeyse altını tutamayacaktı. Dışarı çıktı. Platformun yeşil renk epoksi zemininde siyah beyaz takım elbisesiyle ve WC kapısına doğru koca göbeğiyle yalpalayarak koşan bir pengueni andırıyordu. Tuvaletin kapısını açıp alelacele kilitledi içeriden. Boyuna gaz çıkarıyor, altına kaçırmamak için bacaklarını bir Rock’n Roll solisti gibi bir o yana bir bu yana eğiyordu. Kemerini sabah zor iliklemişti; çabucak açılması için var gücüyle çekiştirdi. Kemer’in metal parçası koptu. Sonunda pantolonu gevşemişti. Donunu sıyırmasıyla, koca cüssesiyle, klozete düşer gibi oturması bir oldu.

Bağırsakları bozulmuştu William’ın. Karnı ağrıyordu. Çelik WC kabininde otururken bağırsaklarının neden bozulmuş olabileceğini düşündü. Sabah kahvaltıda yediği yağlı domuz pastırması mı bozuktu? Yoksa yanında yediği yumurta mı? Belki de Jane’in helikopterde verdiği kahveye konan süt? Hepsi de olabilirdi. Gerçi hiçbirinin tadında bir gariplik hissetmemişti. Belki de bağırsaklarını üşütmüştü. Çıkınca Jane’den ona bir kemer bulmasını isteyecekti. Bir yandan bunları düşünürken bir yandan bağırsakları sancıyla kasılmaya devam ediyordu.

Tam bunları düşünürken birden kabinin ışıkları söndü. William içeride bir hareket algılayıcı olabileceğini düşünerek ellerini kollarını sağa sola salladı. Fakat ışıklar geri yanmadı. “Hey!” diye bağırdı. Dışarıdan birilerinin duyabileceğini düşündü. Bir süre bekledikten sonra yine bağırdı. Cevap veren olmayınca korumalarının adlarını bağırdı, belki peşinden bir süre sonra gelmişlerdir diye umarak. Fakat dışarıdan bir tepki gelmiyordu. Karnı hala ağrıyordu ve karanlıkta bir süre oturduktan sonra gözleri karanlığa alışmaya başladı. Zor da olsa kabinin duvarlarındaki fayansların derzlerini seçmeye başlamıştı. Daha sonra bu derzlerin daha parlak ışıdığını fark etti. İshalden dolayı tansiyonunun düştüğünü düşündü William ve yine soğuk ter boşandı. Derzler gittikçe ışımaktaydı ve içerisi neredeyse aydınlanmıştı. William ne olduğunu anlayamamıştı. Çok mu su kaybetmişti acaba birden? Neden derzleri bu kadar parlak algılıyordu? Panikleyip telaşla dışarı sesini duyurmak için bağırmaya başladı. Bu sırada fayanslar da ışımaya başladı. Sesini duyuramayan William, klozette oturduğu yerden cep telefonuyla korumalarını aramak istedi; fakat telefonu kapsama alanı dışında görünüyordu.

Bir yandan karnı ağrıdığı için klozetten de kalkamıyordu ve oturduğu yerden kapıyı yumrukladı, yardım istedi; kimse sesini duymuyordu. İçerideki ışık seviyesi ortalığı günışığı gibi aydınlatmıştı; hatta öyleki, sanki kapalı bir yerde değil de kendini açık havada oturuyormuş gibi hissetti William. Etrafına bakınıp kapıyı açmaya yarayabilecek bir levye ararken, artık kabinin içinde değil de gerçekten de açık havada oturduğunu gördü. Artık fayanslar pencere camı gibi şeffaf olmuştu ve belli belirsiz parlayan derzleri görmekteydi. Bu ışıktan tel örgünün ardında ise platformun yeşil epoksi zemini yerine yeşil bitkilerle kaplı bir alan gördü. Artık petrol platformunda değil, bir ormanda olduğunu anladı. Ormanın ortasında, pantolonu sıyrılmış bir şekilde klozetin üstünde karnı ağrıyarak oturmaktaydı.

Tansiyonu öyle düşmüş olmalıydı ki artık sanrılar görüyor olduğunu düşündü William. Gözlerini ovuşturdu. Görüntü kaybolmamıştı. O sırada ormanın içinden bir takım insan sesleri duydu. William’ın oturduğu yere yaklaşıyorlardı. William daha iyi seçebilmek için gözlerini kıstı. Ağaçların arkasında, ormanın içlerinde bir yerde, palmiye yağı fabrikasının tüten dumanları yükselmekteydi. İleride, ağaçların arasından işçi kılıklı birilerinin çıktıklarını gördü. “Heeeeey!” diye var gücüyle seslendi onlara. Duymuyorlardı. Adamlar yabancı dilde konuşuyorlardı. Meksikalı olabilirler miydi? Pek Meksikalı’ya benzemiyorlardı daha çekik gözlüydüler. Ellerinde elektrikli testereler vardı. William tekrar bağırdı. Hiç fark etmemişlerdi onu. Elektrikli testerelerini çalıştırdılar. Motor gürültüsü William’ın bağırışlarını bastırmıştı. Sonunda dev bir ağacı kestiler. İki yüzyılda göklere erişen gövdesi gürültüyle sarsıldı. William’ın önündeki düzlüğe, önceden kesilmiş ağaç gövdelerinin üzerine, tiyatro sahnesinde son tiradını oynayan bir oyuncu gibi devrildi. William ağacın tam üzerine düşeceğini sanarak büyük korku yaşadı. Ağacın dalları onu sıyırmıştı. “Görmüyorlar mı beni Allah aşkına, dikkatsiz herifler!” diye öfkeden deliye döndü. Az kalsın öleceğini sanmıştı; fakat Borneo Adası’nda olduğunu anlamamıştı. Böyle bir ihtimal aklının ucundan geçmezdi.

Bu kâbustan kurtulmak istiyordu. Bir tuvalette kapalı kalmış, şimdi de üzerine bir ağaç devrilmişti. Çıkmak istiyordu kapalı kaldığı yerden. Karnı da aralıksız sancımaya devam ediyordu. Adamlar da ağaçları birer birer devirmeye devam ediyorlardı. Birden klozetin yanında duvara monte edilmiş küçük bir kapağı fark etti William. Kapağı hemen açtı ve kapağın içinde ufak bir otomatik vezne makinesi belirdi. “Nakit ya da kredi kartı” yazmaktaydı üzerinde. Tuvaletin paralı olduğunu ve ödeme yapılmadan kapının açılmayacağını tahmin ederek nakit para atmaya karar verdi. Kendi petrol platformunda paralı bir tuvalet; bu saçmalığa onay veren kim acaba diye düşündü. Çıkınca onu bu dâhiyane fikrinden dolayı tebrik edip sonra da işten kovmaya karar verdi. Ancak ne kadar ödenmesi gerektiği kutunun hiç bir yerinde yazmıyordu. Önce biraz bozuk para attı. Kapı açılmıyordu. Tüm bozuklukları bitince cüzdanındaki nakitleri makineye attı.

Para makinesiyle meşgul olduğu için başını kaldırmamıştı. Birden, her para attığında bulunduğu mekân görüntüsünün değiştiğini farketti. Denemek için bir 10 $ daha attı makineye. O an Hindistan’da su kuyusunun başında rengârenk kıyafetleriyle yüzlerce Hintli kadın ve çocuğu, leğen ve taslarını bulanıkça bir suyla doldurup başlarının üzerinde taşıyarak uzaktaki köylerine doğru götürürlerken gördü. Daha ileride, Muson yağmurlarını toplayabilmek için su rezervuarları kazan başka yüzlerce köylü kadın ve çocuğu toz toprak içinde toprağı çapalarlarken gördü. Dudakları çatlamış küçük bir kızla göz göze geldiler. Gerçekten görüyor muydu William’ı. Bir 20 $ daha. Maldivler’de canlı çeşitliliğinin yok olduğu rengi ağarmış bir mercan resifine bakıyordu şimdi. Karısıyla tatile gitmişlerdi vaktiyle. Bu ada değildi herhalde diye geçirdi içinden. Böyle hatırlamıyordu oraları. Bir onluk daha; Suudi Arabistan’da kurumuş onlarca fosil suyu kuyusundan birinin başındaydı. Denizin ortasında petrol çıkarmak için kendi şirketi bunca zahmete ve riske girerken bu adamların kendi ülkelerinde bu kadar rahat para kazanmalarına katlanamıyordu William. Sert bir rüzgâr çölün kavrulmuş kumunu William’un yüzüne savurdu. Bir yirmilik; Palm Springs’te göz alabildiğine uzanan yemyeşil çimlerle kaplı bir golf sahasındaydı şimdi. Birden sahanın sulama sistemi devreye girdi. William irkildi ve sonrasında ıslanmaya başladı. Islandığı için alelacele cüzdanından bir 10$’lık kağıt parayı makineye atıverdi. Tam arkasında, biraz uzakta golf oynayan bir iki kişiyi görmemişti. Oysa onlar William'ı görüp gülmüşlerdi. Islanan gözlerini ovuşturdu. Yüzerken de banyo yaparken de gözlerini açamazdı William. Gözlerini açtığında Haiti’de tonlarca odun kömürü istifi arasındaydı. Sırtına koca bir torba odun kömürünü yüklenmiş ve iki büklüm olmuş Haitili zayıf bir adamla gözgöze geldiler. William’a mı seslenmişti? Yoksa William’ın tam arkasındaki arkadaşına mı? Anlamadı. Fransızca bilmiyordu William. Cüzdanında nakit parası iyice azalmıştı. İstemeye istemeye bir 50$ attı makineye. Birden kendini Iowa’da, yüzlerce kesimlik sığırın arasında, etrafta en ufak yeşil otun bitmediği onlarca hektarlık bir açık besi çiftliğinde buldu kendini. Koskoca sığırların arasında, adeta bir toplama kampını andıran bu çorak yerde ödü patlamıştı William’ın ve panikle cüzdanındaki son 50$’lık parayı da makinaya sıkıştırıvermesiyle kendini Nijerya’da bulması bir oldu. Şimdi tanıdık bir manzaraya bakıyordu. İleride, ejderhayı andıran, bacalarından alevler püskürten, kocaman bir petrol rafinerisi vardı. Dev tankların etrafı dikenli tellerle çevriliydi. Onun da çevresinde yoksulluk sınırının altında yaşadıkları belli olan, derme çatma barakalarda yaşamaya çalışan insanları gördü. Kocaman bir kanoyla nehir kıyısındaki kulübesine yaşlı bir amca yanaştı. Kanosuyla taşıdığı bir takım sebze ve meyveleri kıyıya çıkarmaya başladı adam. William’ı görmüyordu. William da onu görmüyordu. Rafineri’den birileri William’ı görüp kurtarabilir miydi? Görüntü her seferinde değiştiğinde birileri onu görsün ya da duysun diye yapmadığı maskaralık kalmamıştı.

Nakit parası bitince bunun onun paralarını soymak için bir tuzak olabileceği düşüncesine kapıldı. LCD ekranlarla çevrili düzenek bir kabin miydi? Çevreci örgütlerden birinin tuzağı olabilir; hatta belki de kamera bile vardır ve onu bu yarı çıplak halde klozette otururken şu anda tüm dünyaya rezil bile ediyor olabilirler diye düşündü. Ya da rakip firmanın onu perişan etmek için korkunç bir planı da olabilirdi bu. Bu kadar ileri gittiklerine göre, petrole bağımlı hale gelmiş bir üçüncü dünya ülkesinin de intikamı pekâlâ olabilirdi.

Kredi kartını kullanmaktan vazgeçip “beni daha fazla soymanıza asla izin vermem” diye bağırıp sinirden ağzından köpükler saçtığı sırada fayansların ışıldayan derzlerinin de ortadan kaybolduğunu ve klozetiyle denizin ortasında küçük bir buz kütlesinin üzerinde oturduğunu ve ortamdaki ısının hızla düştüğünü fark etti. Karnının ağrısı geçmişti. Temizlenip klozetten kalktı; pantolonunu giydi. Artık çevresinde bir duvar, bir kapı, minik ATM yoktu. Denizin ortasında klozetin üzerine çıkmış sallanmaktaydı. William şok içindeydi. Bu düzeneği hazırlayanlara hem hayranlık hem nefret duyguları beslemekteydi. Zemindeki buz tabakası, soğuk olmasına rağmen gökteki yakıcı güneşin etkisiyle giderek erimekte ve klozetin üzerinde durduğu yüzeyi azaltmaktaydı. Çok ilerilerde kendisininkinden az daha büyük bir buz kütlesinde bir anne kutup ayısı ve iki minik yavrusunu gördü. Uzaktan William’a bakıyordu anne ayı. Saatler sonra neredeyse sadece klozetin kendisi kalmıştı. William batmamak için bir su kuşu gibi klozetin tepesine tünedi ve bu kötü şakanın biteceği anı beklemeye başladı.

William’ın farketmediği vahim şey ise aslında kabinde kapalı kalmadığı ve gerçekten de dışarıda olduğuydu. Soğuk rüzgâr saçlarını yalıyor, rüzgârın savurduğu deniz suyu zerrecikler halinde uçuşarak ellerini ve yüzünü hafif ıslatıyor, nefes verirken ağzından çıkan su buharı donuyor ve William bir çaydanlık gibi tütüyordu. Çok üşümüştü. Burnu kıpkırmızı olmuş, akmaya başlamıştı. Isınabilmek için kendini sıvazlıyordu. Tek düşündüğü, maruz kaldığı bu rezaletin sorumlularını kabinden çıkınca bulmak ve olabilecek en ağır cezayı verdirmekti. Bu aşağılamayı gururuna yediremezdi.

Buz kütlesi tamamen eridiğinde klozet batmaya başladı ve William canını kurtarma ümidiyle nefesinin yettiğince ses tellerini zorlayacak şekilde “İMDAAAAAT!” diye bağırdı. Duyan yoktu. Gerçekten ıssızlığın ortasındaydı. Öleceğini düşünüp servetinin nasıl paylaşılacağını, ömrünü adadığı şirketinin kimlerin elinde oyuncak olacağını umutsuzca hayal ederken son anlarında hayaline tutunacağı ve onu gerçekten seven hiç kimsenin olmadığını fark edecek gibi olduğunda, birden kendini tekrar WC kabininde buldu.

Tam da bunun bir komplo değil de gerçek bir deneyim olduğunu düşünmeye başlamışken, bu geri dönüş bardağı taşıran son damla olmuştu William için. Onu öldürmeye ve servetine konmaya çalışanları ortaya çıkarmaya yemin etti. Büyük risklere girerek ve paralar harcayarak dünyanın en önde gelen şirketlerinden biri haline getirdiği eserini böyle ucuz sirk numaralarına kurban etmeyecek kadar kibirliydi.

Uzun süre kabinde kapalı kaldığından, oluşan kötü kokudan kurtulmak için sifonun düğmesine bastı. Akan suyun, delikteki pislikleri temizlemek yerine klozeti doldurmaya başlaması ve daha çok insan dışkısı ve idrarıyla birlikte klozetten taşarak kabine yayılmasına neden oldu.

“Bir bu eksikti, hay lanet olsun böyle işe!” diye söylenirken William, giderek yoğunlaşan koku ve pislikten çok rahatsız olmuştu. Kabin gittikçe yükselen su nedeniyle doluyordu. Her geçen dakikada su seviyesi yükseliyor, alınacak oksijen miktarı düşüyordu. William için bu yaşadığı kâbus dolu dakikalar bitmek bilmiyor ve kendi pisliğinin içinde yüzmeye devam ediyordu. William’ın o an tek dileği kabinden çıkmak ve temiz havayı ciğerlerine çekmekti. Nefes aldıkça midesi bulanıyor, öğürüyor, bağırarak ve dışarıdan yardım dileyerek kabinin her bir yanını kurtarılma umuduyla yumrukluyordu. Bu sefer gerçekten sonunun geldiğine bir türlü inanmak istemiyordu. Çıkınca soracağı hesaptan başka bir şey düşünmüyor, ağzına ve burnuna giren pisliğinin içinde çırpınıyordu.

Kabin neredeyse ağzına kadar pis suyla dolmuştu. Su içinde doğmuş, su içinde ölüyordu. William klozete çıkmış parmak uçlarında yükselerek kalan oksijeni de tüketmişti. Mücadeleyi bıraktı. Aklı bulandı. Kibir silindi. Ortada sadece bedeni vardı. Gözünün önüne tek bir kişinin hayali geldi. Kabinin çelik tavanına bakarak son sözünü söyledi: “ANNE!”

William Jackson boğulduğunda, bir yunus Akdeniz’in serin sularından sevinçle mavi gökyüzüne sıçradı ve tekrar suya düşerek dibe doğru dalmakta olan arkadaşlarının arasına karıştı; derin lacivertte kayboldular.

Emre SELES

23 Haziran 2009 Salı

Bir Yazı

22.06.2009, Ankara


23062009


Haziran’ın yirmi üçü. Yıl, bin dokuz yüz yetmiş sekiz. Nefes alıyorum.

Bugün, benim için dünyaya gelişinizin 31. yılı. Annem ve babam. Benim için ilk dünyaya gelenler onlar. Sizin beni çağırabilmeniz için Emre dediler adıma. Yoksa onlar için adımın bir önemi yok. Adım olmasa da onlar bilirler ben onlardanım, parçalarıyım. Varlığımın ilk şahitleri. Sadece sizin için işi kolaylaştırdılar.


Yıllar yılları kovaladı. Tanıştık. Her tanışmada biriniz doğdu benim için. Nefes alıyoruz.


Hissediyor musunuz? Benim için var olduğunuzu...şahidinizim. Uzaktan ya da yakından hissediyorum sevinçlerinizi, acılarınızı, öfkenizi, üzüntünüzü, mutluluğunuzu, endişelerinizi, varlığınızı.


Adınız ne? Söylememe gerek yok aslında. Önemli olan adınız değil; bana hissettirdiğiniz. Yaşınız kaç? Önemli değil. Önemli olan şu anda bir arada olmamız. Hissediyor musunuz? Birbirimize hissettirdiklerimizi? Birbirimizdeki yansımalarımızı görüyor musunuz?


İstiyoruz adımızı söylesinler, takılsın adımız zamana. Granite kazısınlar harf harf. 1000 yıl geçse aradan, taştaki adımız, dokununca soğuk bir his bırakır yalnızca. Bırakın silinsin. Önemli olan şimdi. Hayat şimdinin sınırında. Geçmişte ya da gelecekte değil.


Şimdi derin bir nefes alın. Emin olun sizinle birlikte nefes alıyorum. Bir bütünün parçalarıyız. Ayrı sanmayın benden kendinizi, ya da yeşeren çimenden, ya da okyanusun devi kambur balinadan. Hissediyor musunuz? Nefes aldığımızı...


Değişime ayak uydurmak için öyle çaba sarfediyoruz ki nefes almayı bile unutuyoruz. Soluksuz bir çabalama. Soluk alınmayan yerde hayat da yok. Tutmayın nefesinizi. Derin bir nefes alın.


Şimdi verin nefesinizi. Verdiğiniz karbonu bir çınar ağacı alsın. O da size oksijen versin geriye. Çekin oksijeni ciğerlerinize. İçinize dolan hayatı verin çocuklara sevgi olarak. Özgürce koşup büyüsünler, büyütsünler sevgiyi. Büyüyüp onlar da anlatsınlar çocuklarına yalnız olmadığımızı. Birbirimizi tanıdığımıza ve birbirimizi etkilediğimize göre yalnız değiliz. Hepimiz birbirimize hayat bağıyla bağlıyız.


Yaş günlerinde genelde doğum günü çocuğuna hediye verilir. Benim için var olmanızın 31nci yıl dönümünde ben de size bu hissettiklerimi vermek istedim.


Nefes aldığınıza göre, bu hayatın size ihtiyacı var demektir. Aldığınız nefesi tutmayın, siz de hayata bir şeyler katın.


Haydi alalım derin bir nefes, üfleyelim pastanın mumunu: İyi ki doğduk!

Emre SELES

24 Nisan 2009 Cuma

Père Lachaise-Forever

02.08.07
Moda-İstanbul

Kalbim Kum Tanesi

Fransız eleştirmen ve romancı Marcel Proust’un mezarına çiçek koyan Koreli gencin söylediklerinin çoğunu, kendi dilinde söylediği için, anlamıyorum ama yarım yamalak İngilizcesinden anladığım kadarıyla Paris’e gelip de Proust’un mezarına çiçek koymasının sebebini, onun kitaplarını çok beğenmesi ve ona olan minnettarlığının bir ifadesi olarak açıklıyor. Göz yaşlarıma hakim olamıyorum. Paris’teki meşhur Père-Lachaise mezarlığıyla ilgili bir belgesel filmden kısa bir bölüm. 2006 yılı Hollanda yapımı bu belgeselin adı “Forever – Sonsuza Dek”.

Sanat bunu nasıl başardı? Kore’den ya da dünyanın herhangi başka bir yerinden insanları bu eserler aracılığıyla nasıl birbirine bağlıyor? Sanat, insanların birbirinden etkilenmesinin ve birbirini etkilemesinin en güzel aracı sanırım. Hepimiz içimizin yanan hayat ateşini sönene kadar alevlendirip duruyoruz. Ne yaparsak yapalım, ne yanıcılar, ne tutuşturucular ekleyelim yine de söneceğiz ve bir zamanlar dünyada parıldadığımızı kimseler hatırlamayacak, bilmeyecek.

1804’te Napoleon tarafından kurulan Père-Lachaise mezarlığında yeryüzünün son 200 yılının parıldayan kalpleri yatmakta: Honoré de Balzac,
Georges Bizet, Maria Callas, Frédéric Chopin, Eugène Delacroix, Yves Montand, Jim Morrison, Michel Petrucciani, Édith Piaf, Marcel Proust, Gioacchino Rossini, Auguste Comte, Sarah Bernhardt, Oscar Wilde…ve niceleri. Düşünürler, ressamlar, besteciler, oyuncular, müzisyenler. Tanınmış tanınmamış, hatırlanan ya da hiç hatırlanmayacak 300.000 insan.

Kimimizin alevi çok kuvvetli. Öyleki, kaynağı sönse bile ışığı adeta bir yıldız gibi zamanı delip yüzyıllar ötesine ulaşıyor. Kıtaları aşıyor. Sınır tanımadan, engel dinlemeden yürekleri ışıldatıyor. Yaşamın kendisi sanata evriliyor. Bedenimizin yetmediği noktalarda nota, ses, yazı, desen oluyor. Ölümden sonra yaşamı bekleyenler çok umutlanmamalı; çünkü her ruh, bedeni terk edecek güçte ve parlaklıkta değil. Bedenlerimiz yaşarken içindeki ruhu dökememişse geleceğin kovasına, o ruh çürüyüp toprağa karışacak. Böceklerden, solucanlardan başka da hatırlayan olmayacak.

İnsanoğlu ne çok öldü. Geri gelmeyecek yitenler. Milyarlarca yıldız kaydı. Onların sevinçleri, arzuları, aşkları, düşünceleri, öfkeleri, kahkahaları vardı. Çocuktular, yaşlıydılar. Açlığı, savaşı, hastalıkları, kazaları, felaketleri, cinayetleri, intiharları yaşadılar. Haindiler, masumdular, sahtekardılar, aşıktılar, büyük güçleri, krallıkları imparatorlukları vardı, kördüler, topaldılar, en güzel, en çirkindiler…

Yok oldular, aynı bizim yok olacağımız gibi. Şanslıysak, duygularımızın, düşüncelerimizin izini bırakabilmeyi başarırsak geleceğe, belki bir zamanlar atan kalbimizin sesini duyarlar.

Kağıda dökülür belki bu duygularım. Taşa yontulur bu düşüncelerim. Kala kala belki iki satır kalır mezar taşımda; şöyle bir geçerken okunuverir. Aşkı tattım, yas da tuttum. Acılar çektim isyanlar dolusu. Kahkahalarla güldüm hem, hem sel oldu göz yaşlarım sevdiklerime. Çok sevdim ben, tüm hücrelerimle. Sevgiyle yıkandım bedavaya.

Geriye hatırlayacak tek kişi kalmayıncaya; destanlarımı, şiirlerimi okuyacak, tablolarıma bakacak, bestelerimi dinleyecek tek kişi kalmayıncaya dek ‘ben vardım’ demeye devam edeceğim. Varlığım bir mucize. Duy, son kalan kişi. Evrende küçücük bir kum tanesiyim; tüm evren içimde… Kim bilir belki de hoş bir tesadüfümdür sonsuz boşluğun ve kaosun içinde.


Emre SELES


İlgili linkler:
http://www.pere-lachaise.com/
http://tr.wikipedia.org/wiki/Pere_Lachaise
http://www.imdb.com/title/tt0906743/

12 Nisan 2009 Pazar

Belgesel Film: Zeitgeist

13.04.2009, Ankara
Zeitgeist

Zeitgeist ya da Turkcesiyle "Cagin Zihniyeti" ya da "Zamanin Ruhu". Bir tur konjonktur ya da manipulasyon gibi algilanabilir. Eski caglardan gunumuze donemsel olarak ortaya cikan dinler ya da gunumuzun zeitgeisti "kuresellesme" gibi. Aynen algi gibi degisime ugrar ve sonraki donemleri de etkileyebilir. Bir tur toplumsal, ekonomik ve sosyolojik ruzgar.

Bu baslikta bir belgesel izledim dun gece. Su anki dunya duzenine karsi bir belgesel oldugu icin ve soyledikleri son derece inanilasi oldugu icindir izleyince taraf tutmamak elde degil. O kadar soke edici ki, bilimsel bir gozle bakilinca savunduklarinin kanitlarini sinamak istiyor insan; cunku cok sert ve goz actirici gorunuyor. Bir de bu kadar derinlemesine arastirilmis ve net gorunen bir belgeselin arkasindaki kisi ya da kisilerin niyetini anlamak istiyor insan.

Denebilir ki simdiki dunya duzeni ya da belki oncekiler, bu kadar guclu sekilde dunyaya hakim olmak icin milyonlarin olmesine, degersizlestirilmesine goz yumabiliyor da bu belgeselin yapimina engel olamiyor mu? Dunyadaki herkesin vucutlarina kontrolu daha da artiracak cipler yerlestirmek icin teknolojiler gelistirirken bunlarin aciga cikmasindan endise etmiyor ve acik mi veriyorlar?

Ya da o kadar medyaya ve kontrol sistemlerine hakimler ki verdikleri aciklardan korkmayacak kadar gucluler mi? Yarattiklari degersizlik ve guvensizlik ve korku ortamindan oyle eminler ki buna karsi duracaklarin cabalarinin zaten ise yaramayacak kadar zayif olduklarindan mi eminler? Milyonlarin hatta milyarlarin olusturdugu kole yiginlari arasindan itiraz eden "ben bir insanim, degerliyim ve doganin bir parcasiyim" diyenlerin sayisinin azligi yuzunden mi; belki de binlerce yildir isleyen dunyayi yonetme sisteminin guvenirligine mi dayaniyor bu cesaretleri? Duzeni sorgulayanlari her cagda susturacak guce sahip olduklari ve toplumlari bilincli bir sekilde cahillestirdikleri icin mi korkmuyorlar?

Irak ya da Afganistan'daki ya da Afrika'daki ya da Avrupa'nin gobegindeki savaslarin, Turkiye'deki PKK gibi teror orgutleriyle suregelen kanli catismalarin, kuresellesmenin, cevre kirliliginin, sefaletin, acligin, insanlarin devletlere, devletlerin devletlere araliksiz devam eden borc bataginin nerye gittigini tahmin edebiliyor muyuz? Bu caresizlik hissinin yayilarak uzayip gitmesi kimlerin isine geliyor? Peki ya son gunlerin bombardiman sozcugu "kuresel ekonomik kriz"in de bir zeitgeist olmasi durumu...

Belki bu belgesel bize sunulanlarin ya da cocuklugumuzdan beri ice alinmis her tur bilginin temelinde insan oldugumuz ve cevremizle uyum icinde yasamamiz gerektiginin es gecilmesine yonelik bir tur goz acma. Her gordugumuzu yutmamamiz icin bir tur uyarici. Benim de izlerken supheye dusup bu belgeselin cekilmesinin nedenlerini sorgulamama neden olan bir tur katalizor. Beyinlerimizin yikanmasina karsi bir dur deme cagrisi.

Hemen taraf olmak belki dogamizda var. Hemen karsimizdakini siniflandirmak, istismara ve ayrimciliğa gitmek aslinda insan olarak hepimizin ortak yonlerinin oldugunu kesfetmekten korktugumuz icin. Zaten oldugumuz seyden korkuyoruz, gormek istemiyoruz. Kendimizi guvende hissetmek icin. Harekete gecmek, kendimizi korumak, ihtiyaclarimizi karsilayabilmek icin. Bu belgeselin soylediklerinin tarafinda olmak da bir secenek ama sanirim esas onemli olan her seyin sorgulanabilir olmasi ve mutlak sandiklarimizin degisebilecegine ihtimal vermek. Yani bilime kulak vermek, bilimsel dusuncenin onemi. Bu belgeselin de sorgulanabilir olmasi gibi.

Dunyada azinliktaki ve perde arkasindaki deger belirleyicilerin olcutlerine inanmak isinize geliyor mu? Degerli insanlar oldugunuzun ve dunyanin hepimize yetebileceginin ve dogayla bir butun olarak uyum icinde surdurulebilir bir yasama sahip olabilecegimizin farkina varacak miyiz? Filmde de dendigi gibi "sevginin gucu, guce olan sevgiyi yendiginde dunya barisi taniyacak" mi?

Kendinize sorun ve farkindaliginizi artirin!

Emre SELES

Belgeseli izlemek icin internet adresi:
http://video.google.com/videoplay?docid=6407999517568154752